Cevaplar.Org

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

Türkiye’de acip bir olay meydana geldi. En mühim ve en tehlikeli olan hadise ise, Türk milleti ile onu ayakta tutan manevi hazinelerin arasına girilmesiydi. O ruhani hazineleri, ruhani gıdası ki, onun ferdi ve toplumsal hayatının bir parçasıydı. O ruhani gıdalar ki herşeyin önünde ve herşeyin üstündeydi


2017-04-10 18:16:49

Allame İmam Bediüzzaman Said Nursi'nin Hayatından Kıvılcımlar

Takdim

Değerli Ziyaretçilerimiz! Üstad Bediüzzaman'ın vefatının 57. Sene-i devriyesinde sitemiz cevaplar.org'un yeni bir hizmetini sizlere sunmakla bahtiyarız. Merhum âlim Said Ramazan el Buti(1929-2013)'nin Siretü İmamu Müceddid, Allame İmam Bediüzzaman Said Nursi'nin Hayatından Kıvılcımlar adlı eserini(Beyrut, 1974) Arapçadan tercüme ederek sitemizde istifadeye arz ediyoruz.

Dicle Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Araştırma Görevlisi Mahsum Aslan beyefendi, Muhammed Said Ramazan el-Bûtî'nin Hayatı, Eserleri, İlmî Kişiliği ve Fıkıhçılığı‛ adlı yüksek lisans tezinde merhum Buti'nin Üstad'dan etkilenmesi ile alakalı şöyle demektedir; "Bûtî'nin ilmî karakterinin oluşmasında ve fikirlerinin şekillenmesinde başta babası Mollâ Ramazan olmak üzere Suriye Müslüman Kardeşler'in lideri olan Mustafa Sibâî, et-Tevcîhu'l-İslâmî Enstitüsü'nden hocası olan Hasan Habenneke ve Bediuzzamân Said Nûrsî'nin çok büyük etkisi olmuştur."

Yine Sayın Aslan, Buti'nin "Şahsiyyâtun İstevkafetnî" adlı eseri ile alakalı şunları yazmaktadır; "Bûtî bu kitapta, hayatı boyunca kendisini düşündüren Fudayl b. İyâd (v. 187/803), Abdullâh b. Mübârek (v.181/797), Hücetu'l-İslâm İmâm Gazâlî (v.505/1111), Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (v.672/1273), Bediuzzamân Said Nûrsî (v.1379/1960) Cemâleddîn el-Efgânî (v.1284/1867) Mustafa el-Sibâî (v.1384/1967) gibi şahsiyetlerin hayatını ele almaktadır."

Tercümesini sunduğumuz eser hakkında muhterem İhsan Kasım Salihi bey şöyle demektedir; "Evet, onun eseri de faydalı olmuştu. O ilk olarak risalelerin Arap dünyasında yayılması hususunda umumi olarak bir ilk hazırlık verdi. Broşürden biraz daha büyüktü. Daha sonra kendisinin "Mine'l Fikri ve'l Kalb" adıyla bir kitabı çıktı. Orada makalelerini toplamıştı. O broşürü orada tekrar neşretti. O sıralar Suriye İhvan'ın başında olan Mustafa Sıbai Hadarat'ül İslam adıyla bir dergi çıkarırdı. Said Ramazan el Buti'nin eserini orada bir kere daha neşretti. Böylece daha geniş bir kesime yayılmış oldu."

Eserin tercümesini, değerli alimlerimizden Seyda Fehmi Türkmen Hocaefendi yaptı. Kendisine bir kere daha teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Bugün sunacağımız bölüm, Suriye'de Üstadın bazı eserlerini Arapçaya çeviren Asım Hüseyni merhumun esere yazdığı mukaddime olacak. İnşallah ileriki haftalarda diğer kısımları istifadeye arz edeceğiz.

Bu vesileyle hem Said Ramazan el Buti'yi hem de Hazret-i Üstad'ı bir kere daha rahmetle anıyoruz. Ruhları şâd olsun. Saygılarımla. Salih Okur/cevaplar.org

MUKADDİME

...Türkiye'de acip bir olay meydana geldi. En mühim ve en tehlikeli olan hadise ise, Türk milleti ile onu ayakta tutan manevi hazinelerin arasına girilmesiydi. O ruhani hazineleri, ruhani gıdası ki, onun ferdi ve toplumsal hayatının bir parçasıydı. O ruhani gıdalar ki herşeyin önünde ve herşeyin üstündeydi. Belki Türk milleti için en önemli şeyler, dünya ve dinini ayakta tutan bu hayati değerlerdi. Bu değerler ile Türk milleti arasına bir perde çekilmesi için çok zalimane ve karanlık teşebbüsler vuku buldu. Ve zorla, o milletin geçmişteki insani değerlerini unutması ve inkar etmesi istenildi. O millet ki, geçmişte İla'yı kelimetullah için ve ve Kur'an bayrağının yükselmesi için en büyük kahramanlıkları yapmış, en büyük fedakarlıklarda bulunmuş ve bu hususta fâni olmuştu.

Fakat o başkaları hesabına çalışan ve başkaları hesabına casusluk yapan bir çok diller ise zındıka(dinsizlik) ve ilhadı(Allah'ı inkarı) tervic etmeye çalışıyorlardı. Ve herkesin göreceği şekilde, gündüzün ortasında küfrün(inkarın) yolunu ilan ediyorlardı. Bu da öyle bir zamanda oluyordu ki, kendilerini İslam'ın adına konuşuyor gören bir çok diller susmuştu. Oysa bu kimseler daha önceleri diyorlardı ki 'biz İslam'ı müdafaa edeceğiz, biz İslam'ın herhangi bir meselesine taarruz edilmesine izin vermeyecek, bu uğurda gecemizi gündüzümüze katıp çalışacağız.' Halbuki o sırada kendileri susmuşlardı.Müslüman Türkiye'nin göklerine korkunç bir susmak hâkim olmuştu.

Ve o sırada karanlığın orduları yurdun her tarafına kendi fikirlerini zorla kabul ettiriyorlardı. Hatta insanların kalplerine korku salan ve kalpleri hasta olan kimseler sanmışlardı ki bunların saltanatı tam olarak kurulmuştur ve onların dinlerinin(ateizmin) bayrağı her tarafta dalgalanacaktır. Cidden çok garip bir şeydi ki, 'ben Müslümanım' diyen bir çok kişi-uzun asırlar İslam'ın kalesi olmuş bir ülkede-suçlu olarak kanun önünde hesaba çekiliyordu ve İslam'a intisap bir suç olarak görülüyor ve onlara ceza veriliyordu.

Ve işte burada cesur bir ses yükseldi. Ta ki suskunluğun duvarını kırsın ve karanlığın perdesini yırtsın. İşte o ses güçlü ve ısrarlı bir şekilde ilan etti ki; "Hayır..Küfür yok, zındıka yok, ridde(dinden dönüş) yok ve kesinkes Allah'ı inkar da yok. Eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün birer tanesi cismimden ayrılsaydı, Kur'an hakikatlarına nezir ettiğim(adadığım) bu baş zındıka ve küfr-ü mutlak önünde eğilmeyecektir." Bu söz öyle bir söz değildir ki söylensin de sonra rüzgarla kaybolsun, gitsin. Veyahut da bir söz değildir ki, söylensin de, sonra havada kaybolsun, hava onu yutsun.

Bu söz acip bir yankı yaptı ve Türkiye'nin her tarafına o ses yayıldı. Bu sesten sonra binlerce belki milyonlarca insan ayağa kalktı. Bir tek lisan ve bir tek kalple diyorlardı ki; 'Hayır! Küfre razı olmayacağız! Ve mürtedliği(dinden dönmeyi) ve inhirafı(yoldan çıkmayı)da kabul etmeyeceğiz! Mazimizi inkar etmeyeceğiz ve mazide meydana gelen o kahramanlıkları da unutmayacağız."

Ve burada Allah Subhanahu ve Teala'nın şu sözü bir kere daha tecelli etti;

يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

"Allah'ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoşlanmasalar da Allah nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez."(Tevbe; 9/32)

Ve böylece Türkiye'deki Müslümanlar için, Hakka yardım edenler ile batıla uyanlar arasındaki mücadelede yeni bir merhaleye girildi. Ve semanın yolu ile arzın kanunu arasındaki çekişmede yeni bir safha açıldı. Sanki tarih bize Allah'ın kulları ile arzın kulları arasında geçmişte neler olmuş ve gelecekte neler olacağını hatırlatıyordu.

Burada bize en çok ibret verecek nokta, cesur bir imanın ne mucizevi harikalar yapabileceğini göstermesidir.. İşte bu sesin sahibi mahkemenin önündedir. Mahkemenin bütün âzâları kendi selim fıtratlarına ters düşmüşlerdi. Ve Hakkın sesine kulak vermemeyi ve vicdanlarının sesin dinlememeyi kendilerine şiar edinmişlerdi. Acaba o sesin sahibinden ne beklenirdi? Acaba onlara suni(yapmacık) bir tavır mı takınacaktı? O öyle bir mümindi ki Allah'ın dininin insanlara gösteriş yapmayı ve riyakarlığı kabul etmediğini biliyordu.

Veya acaba mahkeme üyelerinin şefkatini kendisine mi çekmeye çalışacaktı? O biliyordu ki bu mahkemeye muhakeme edilmek için değil, hakkında önceden karar verilmiş hükümleri dinlemeye gelmiştir. Kesinlikle ne onların şefkatine tenezzül etti ne de onlara gösteriş için bir şey yaptı. Diyordu ki; "Sizden bir isteğim vardır, beni serbest bırakın ve beni suçsuz gösterin demiyorum.-Nasıl ki millet öyle söylüyor-beni cezalandırın ve bu ceza en şiddetli ceza olsun." İşte onlara kesin cevap ve budur. Ve onlara böyle hitap etmek gerekirdi.

Amma onların şefkatini celp etmeye çalışmak ve onlara dalkavukluk etmek korkakların ve zayıfların işidir. (Diyordu ki) Madem bunlar bu cevabı tam manasıyla idrak etmemişlerdir, izah ve ayrıntıdan kaçmayacağız; "Dikkat edin, iyice biliniz ki, bin ruhum olsa, iman ve ahiret uğrunda ben bütün bu ruhları feda ederim." Ve hakeza görüyoruz ki o, mahkeme azaları ile yükseklik ve büyüklükle mücadele ediyordu. Ve onları dehşet ve gaflet içinde bırakıyordu. Mahkeme azalarından biri buna bir izah bulamadığından kendisini tutamayarak şöyle demişti; "Ben şahsen hayatımda böyle bir adam görmedim. Bu, ölüme tükürüyor. Her şey hatta ölüm bile ondan korkuyor."

Evet. Gerçekten ölüm ondan korkuyordu. Çünkü o yakinen biliyordu ki, ölüm bir geçiş mevkii ve nur ve saadet alemi için bir vize yeridir. Bir kişi ki, imanın derinliği onu bu mertebeye ulaştırmıştır, bu sözü söylemekten çekinmez; "milyonlarla kahraman başların feda oldukları bir hakikata, yani Kur'an hakikatına benim başım dahi feda olsun" ve "muhakkak binler belki milyonlar iman mücahidlerinin iman hakikatlarının yolunda derileri soyulmuştu-Seyyidina Cercis (a.s) gibi- onlar bizim önderlerimiz ve örneklerimiz olacaklardır."

Ve ona şöyle dedikleri zaman; "Muhakkak sen kitaplarınla ve risalelerinle bizim medeniyetimizi bozuyorsun. Ve sen bizim dünya lezzetleri ile güzelliklerini yaşamamıza engel oluyorsun. Onun cevabı şu olurdu; "ben sizin dünya işlerinize müdahale etmiyorum." Velakin burada bir hakikat vardır ki ondan gaflette bulunmamamız gerekir veya o gerçeği küçümsemek olmaz. O gerçek te şudur ki; hiçbir millet dinsiz olamaz. Bu bütün dünyada kabul edilmiş umumi bir düsturdur. Eğer bu bütün dünyaca kabul edilmiş bir hakikat ise, muhakkak Asya'nın özel bir durumu ve belli bir yönü vardır ki bu özelliğini muhakkak göz önüne almamız gerekir; Asırlar ve zamanlar boyunca dinlerin beşiği ve vahyin merkezi olmuş olan Asyadan imanı söküp atmak kimsenin hakkı ve harcı değildir.

Bazen insan sorar; 'bu adam bu harika güç ve kuvveti nerden almıştır? O güç ve kuvvet ki, herşeyi kasıp kavuran bu tuğyan ve fesadın önünde durmuştur. İnkarla nasıl savaşmıştır? Ve küfrün, dinden dönmenin ve yoldan inhiraf etmenin inlerine kadar nasıl girmiştir? Ve bağırarak demiştir ki; "sizin dinsizleriniz dâhil olduğu halde, bütün Avrupa'ya meydan okuyorum." 

Bunun cevabı tek bir kelimededir; İman ve Kur'an..(Diyordu ki) "Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur'ana ait dellâllığımdan ve kuvve-i maneviye-i imaniyeden ise; ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun!" İman ve Kur'an..Diğer bir ifadeyle Kur'an'dan süzülen iman..Ve onun bütün sahip olduğu kuvvet işte budur. O kuvvet ki bir çok başlar ona karşı eğilmiş ve bir çok tahtlar onun karşısında sarsılmıştır. Bu kuvvete sahip olan kişiyi tehditler kesinlikle korkutmaz. İsimlerin ve rütbelerin büyüklüğü onu etkilemez. Karşısındakilerin adetleri ve aletlerinin sayısı onun için mühim sayılmaz. (Der ki) "Eğer onlar bütün dünyayı karşımıza dikseler, biz yine de Allah'ın yardımı ve Kur'an'ın kuvvetiyle mağlup olmayacağız ve bize galebe edemeyecekler. Ve bizim için mülhidlere, mürtedlere ve zındıklara teslim olmak, boyun eğmek gibi hallerden hiçbir hal mümkün olamayacaktır."

İşte bu kısaca onun çizdiği yoldur. Ve bu bariz yeminlerdir ki o önder allamenin müdafalarının dokunduğu yerdir. Biz bu müdafaaları Arap okuyucularımıza takdim etmekle şerefyab oluruz. Onlar ki Muallim Üstazın sözlerinden alınmış ve muhtelif münasebetlerden meydana gelmiştir. Ve özellikle Türkiyedeki mahkemelerin önünde yaptığı müdafaalardır. Hususan Denizli, Afyon ve Eskişehir mahkemelerindeki müdafaalarıdır. Bu müdafaaların tafsilatı, Üstazın büyük hacimli bir kitabında toplanmıştır ki, ismi Müdafaalarımdır. O kitap aşağı yukarı beş yüz sahifedir.

Bizim okuyucularımızın önüne sunduğumuz bu sahifeler hacimce küçük olmakla beraber o önder Üstadımızın hayatının canlı bir suretidir. O ki, aklını, kalbini, fikrini ve kalemini, kısaca bütün hayatını imam ve Kur'an hizmetine feda etmiştir. Ve her ikisini nadir görülebilecek bir celadet ve sabırla müdafaa etmiştir. Cezalar ve yapılan tehditler onu asla geriletmemiştir. Hayatının büyük bir kısmının sürgünlerde ve hapislerde geçmiş olması, onun azmini ve samimiyetini zaafa uğratmamıştır. Din düşmanlarının emel ve isteklerini yakan ve ülkenin her yanını o nurla ışıklandıran işte onun mübarek hayatı, müdafaaları ve cihadıdır.

Bu makamda, o muallim Üstazın yaptığı işlerinin tesirlerini saymak için yerimiz cidden dar gelir. Bizim için şöyle demek yeterlidir ki, üstaz önder ve örnek bir ekol açmıştır. Bu yol Türkiye Cumhuriyetinde yaşları ve işleri ayrı on binler belki milyonlarca kimsenin takip ettiği bir yoldur. Bu medreselere "Risale-i Nur medreseleri" denilir. Bu medreseler ülkenin çeşitli köy ve şehirlerinde yayılmıştır. Ve bu medreselerde Üstadın risaleleri okunur ki, sayıları 130'a ulaşmıştır. Bu risaleler Kur'an ayetlerinin ve nebevi hadislerin şerhlerinden ibarettir. Bunun yanında İslam aleminin bir çok müşkil ve proplemlerini de çözüme bağlamıştır.

Biz şöyle dersek, gerçeği aşmayacağız ve hakkı inkar etmiş olmayacağız; "Üstad Türkiye'de dini bir hareket meydana getirmiştir. Ve ilk olarak o işe o başlamıştır. Ve çağımızdaki İslami hareketlerin liderlerinin en büyüklerinden birisidir."

Cenab-ı Hak geniş rıdvanı ve mağfiretiyle o muallim üstadımızı rahmetine alsın. Fazl ve ihsanını onun üzerine yağdırsın. Biz Müslümanları da onun ilim ve bereketinden faydalandırsın. Amin. Velhamdü lillahi Rabbi'l âlemin.

Asım Hüseyni

 

 

 

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-4

Üstadın ulaştığı netice gösteriyordu ki; gerçekten İslam fıtrat dinidir. Bundan sonra, bu

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-3

Müellif: M. Said Ramazan el Buti Mütercim: Fehmi Türkmen Hocaefendi Bizim için mümkün değil

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-5

Risale-i Nur, acz, fakr, şefkat ve tefekkür kavramlarından her birini Hakka ve hakikate ulaşma

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-4

Risale-i Nur kendisini tarikattan çok hakikat ve şeriat olarak tarif eder. Fakat, ister hakikat ol

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-1

Türkiye’de acip bir olay meydana geldi. En mühim ve en tehlikeli olan hadise ise, Türk milleti

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

SİRETÜ İMAMU MÜCEDDİD-2

Cenab-ı Hakkın kainata koyduğu kanunlardan(sünnetullah) birisi de, belirli zaman dilimlerinde M

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-3

Risale-i Nur, insanı Allah’a ulaştıran yolların sayısız olabileceğini söyler. Bununla birl

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-2

Bu konuda diğer bir ayrıntı da, Risale-i Nur’un diline, üslubuna yapılan itirazdır. Dilin a

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

RİSALE-İ NUR VE MİSYONU-1

“Risale-i Nur, bize, Rabbimizi tanıtan dört külli muallimden, dört umumi tarif ediciden bahsed

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-3

10. ‘Dindar Demokratlar’ Bir kere Nursi Demokratları nitelerken hemen tüm nitelemelerinde

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

BEDİÜZZAMAN VE 'MÜSPET HAREKET-2

6. Kur’an Hizmeti Hiçbir Şeye Alet Yapılmamalıdır Nursi, mevcut siyasi yapıya "isyan hakk

Şüphesiz o, korunmuş bir kitapta (yazılı) olan pek şerefli/değerli Kur'an'dır ki O'na temiz olanlardan başkası dokunamaz.

(Vakıa, 77-78-79)

GÜNÜN HADİSİ

Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır.

Tirmizi, Sıfatu Cehennem 10, (2601)

TARİHTE BU HAFTA

*Cumhuriyet'in ilanı(29 Ekim 1923) *Sütçü İmam Maraş'ta direnişi başlattı(31 Ekim 1919) *I.Dünya Harbine girdik(1 Kasım 1914) *İmam-ı Rabbani Hz.lerinin İrtihali(2 Kasım 1624) *Hz.Ömer(r.a.)'in Şehadeti(3 Kasım 644)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI