Cevaplar.Org casino maxi

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-31

HİZMETLERİN İNKİŞAFI *Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzât hakaik-i imaniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaziyeti almasından, bir tevakkuf devri gelmesine mukabil; Cenab-ı Hakk'ın inayet ve rahmetiyle başka bir tarzda


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2018-09-08 20:57:17

HİZMETLERİN İNKİŞAFI

*Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzât hakaik-i imaniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaziyeti almasından, bir tevakkuf devri gelmesine mukabil; Cenab-ı Hakk'ın inayet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risale-i Nur'un intişar ve fütuhatına meydan açmış. Ezcümle: İstanbul âfâkından yüksek ülemanın; eski Fetva Emini Ali Rıza, Ahmed-i Şiranî ve parlak vaizlerden Şemsi gibi zâtlar, Risale-i Nur'la ciddî ve takdirkârane münasebetdar olmağa başlamalarıdır.

Hem hatırımızda olmadığı halde, yeni hurufla tab'etmek üzere -başta Âyet-ül Kübra'nın en mühim parçası- yedi parça, bir mecmuada tab'etmek; ve gençleri uyandıran üç-dört parça ayrı bir risalede, Hâfız Mustafa ile beraber tab'etmek için matbaaya gönderdik.

Hem mühim bir zât teşebbüs ediyor ki: Mühim parçalardan bir kısmını Ankara'da, büyük rütbeli birisinin muavenetiyle tab'etmek niyeti var. Ben şimdilik muvafakat etmedim.

 Velhasıl bir kapı kapansa, inayet-i İlahiye daha parlak kapıları Risale-i Nur yüzünden açıyor, yol veriyor. Risale-i Nur'un mektub ve melfuz hurufatı adedince Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hamd ü sena ve şükür olsun. هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Buna binaen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütura merak etmeyiniz. Zâten şimdiye kadar çalışmalar tohumlar nev'inde, istikbalde kâfi sünbüller verebilir. Farz-ı muhal olarak, hiç çalışılmasa da yine kifayet eder. Kat'iyyen takarrur etmiş ki; Risale-i Nur hakikatlarına, gıdaya ihtiyaç gibi bu zamanda ihtiyaç var. Bu ihtiyaç ise onu tevakkufta bırakmaz, işlettirecek inşâallah.(1)

*Kardeşlerim! Bu kudsî hediyeniz bu şehre girdiği aynı zamanda, daha biz haber almadan, memleketimizde talebeler bir kitaba başladığı zaman, Kürdçe meftîhane namında bir ziyafet verdiklerine tam bir misal olarak, Risale-i Nur'un beş talebesi, ayrı ayrı köylerde, ne biz, ne onlar postadan haberimiz yokken, güya bu kudsî kitabın meftîhanesi olarak herbiri, ayrı ayrı taamdan mürekkeb bir küçük ziyafet getirdikleri nev'inde, hiçbir sebeb yokken, bütün bütün âdete muhalif bir tarzda o beşlerin bu noktada ittifakı ve tevafukları, beşimiz (Ben, Emin, Feyzi, Hilmi, Tevfik) müttefikan karar verdik ki, tesadüf kat'iyyen imkânı yok. Demek buradaki medrese-i nuriyenin meftîhanesi olarak, Rahmet-i İlahiye tarafından bir keramet-i nuriyedir.(2)

* Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki; bu gaflet mevsimi olan baharda ve derd-i maişet belasında, Risale-i Nur fütuhatında devam ediyor. İstanbul'dan yazıyorlar ki; oraya giden, başta Hüsrev'in Mu'cizat-ı Ahmediye'si olarak, risaleleri her kim görmüş ve okumuş ise, başta Fetva Emini Ali Rıza olarak herkes hayret ve istihsan ile "Bu tarz-ı ifade ve isbat ve beyan, hiçbir kitabda bulmamışız. Bu şerait içinde böyle eserler hiç kimseye müyesser olmamış." deyip kemal-i iştiyak ile karşılıyorlar.

Ve Ankara'da dünyaca yüksek makamlarda, askeriye heyetinde kemal-i iştiyak ve takdir ile Risale-i Nur'u yazıp okutturuyorlar. Başta miralay Mehmed Yümnü olarak mühim askerî paşaları, "Risale-i Nur iman kurtarıcıdır" diye takdirkârane tam teslimiyetle okuyup istifade ediyorlar.

Hattâ burada da pek çok ayrı ayrı tarzda Risale-i Nur aleyhinde yaptıkları desiseler ve tedbirler ve şakirdleri soğutmak ve sarsmak plânları, hususan derd-i maişet belaları, Risale-i Nur'un inkişafını durdurmuyor. Günden güne tevessü' ediyor. Hattâ en ziyade hücum edenler dahi, perde altında istifadeye çalışıyorlar. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, inayet-i İlahiye ve himayet-i Rabbaniye devam ediyor. Fakat yalnız ehemmiyetli bir plânla, ayrı bir cephede, mütemerrid münafıklar tarafından bir hücum var. Çok ihtiyat ve dikkat ve sebat ve tesanüd lâzımdır ki, tâ onların bu plânı da akîm kalsın.

Plân da budur:"Risale-i Nur talebeleri içinde tesanüdü bozmak." Onsekiz seneden beri hakkımızda proğramları, has talebeleri bizden kaçırmak, soğutmak idi. Bu plânları akîm kaldı. Şimdi tesanüdü bozmak ve bazı menfaatperest fakat ehl-i ilim ve ehl-i dinden, Risale-i Nur'un cereyanına karşı rakib çıkarmak suretiyle intişarına zarar vermeye çalışıyorlar.

 Hem Ramazan Risalesi'nin âhirinde nefs-i emmareyi her nevi azabdan ziyade, açlık ile temerrüdünü terkettiği gibi; şimdiki ehl-i nifakın mütemerridane sefahetinin cezası olarak umuma ve masumlara da gelen bu açlık ve derd-i maişet belasından ehl-i dalalet istifade edip, Risale-i Nur'un fakir şakirdlerinin aleyhine istimal etmek ihtimali var. Madem şimdiye kadar ekseriyet-i mutlaka ile Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur hizmetini her belaya, her derde bir çare, bir ilâç bulmuşlar. Biz her gün hizmet derecesinde, maişette kolaylık, kalbde ferahlık, sıkıntılara genişlik hissediyoruz, görüyoruz. Elbette bu dehşetli yeni belalara, musibetlere karşı da, yine Risale-i Nur'un hizmetiyle mukabele etmemiz lâzımdır.(3)

* Burada da yağmura şedid ihtiyaç vardı. Yağmur gelecek hiçbir alâmet hissetmiyorduk. Bu kaht zamanında yağmursuzluk, fakir fukaraya çok ağır gelmişti. Ben üç defa namazdan sonra, masum fukaraları ve aç kalan hayvanları ve Risale-i Nur'u şefaatçi yapıp dua ettik. Birden aynı gece, me'mulümüzün fevkinde, duanın tam kabulünü gördük. Ben hayretle, bu cüz'î duamız, bu küllî mes'eleye ne derece dahli olduğunu bilemedim. Dedim: "Her halde çok mühim dualara, duamız da binden bir hissesi olmuş." Şimdi tahakkuk etti ki; Isparta nuranîleri, nurlu manevî duaları, bizi de o rahmetten hissedar eyledi. Hattâ o duama arkamdan âmîn diyenlerden Feyzi'ye, bu manayı, bu hayretimi de ona şimdi söyledim. Evvelce söyleseydim, onun hüsn-ü zannını ta'dil edemeyecektim. Çünki o, üstadına en büyük hisse veriyor.(4)

*Dünkü gün, beş tevafuk-u latifeden kat'î bir kanaat bize geldi ki; en cüz'î ve ehemmiyetsiz işlerimizde de inayetkârane bir dikkat altındayız.

 Birincisi: Ben kapıya çıktığım vakit, me'mulün hilafına Risale-i Nur şakirdlerinden dört tane Ahmed'ler -bana alâkadar birer maksadı yapacak- birden beraber kapıya geldiler. İki tane köylerden, ikisi de burada ayrı ayrı mahallelerden.

Hem yine Risale-i Nur'un mühim bir talebesi Köroğlu Ahmed'e bir mikdar yoğurt, hem teberrük, hem tayin olarak verdik. Daha elinde yoğurdu tutarken, Risale-i Nur'un masum talebelerinden Hilmi'nin mahdumu Ahmed, elinde öteki Ahmed'e verdiğim mikdar yoğurtla kapıyı açtı. Risale-i Nur talebelerinden altı Ahmed'in bir günde bu çeşit tevafukatı tesadüfe benzemez, belki o Ahmed'lere nazar-ı dikkati celbeden bir işarettir.

 İkincisi: Muhacir, fakir bir kadın benden bir teberrük istedi. Ben de bir gömlek verdim. Beş dakika sonra, aynı isimde bir kadın, bir gömleği bana kabul ettirmek için mühim bir vasıtayı bulup gönderdi. Tevafuk hatırı için kabul ettim.

Hem aynı gün, bazı müstehak zâtlara yarı yağımı verirken kab fazla almış, pek az bana kaldı. Aynen, onlar daha o yağı almadan -benim niyetimde- bana kalacak mikdar kadar, uzak bir köyden kitablarımı okumak mukabilinde geldi. Onu da, o tevafuk hatırı için kabul ettim.

 Üçüncüsü: Aynı günde ben, at üzerinde seyahata (gezmeye) giderken, arkamda bir atlı sür'atle geliyor. İndi, ayağıma üzengiye sarıldı. Tanımadığım bir adam. Dedim: "Sen kimsin? Bu kadar dostluk gösteriyorsun." Dedi: "Ben Kozca hatibiyim." Halbuki Kastamonu'da hiç bu namda bir karye bulunduğunu bilmiyordum. Sonra geldim. İki Isparta'lı asker yanıma geldiler. Birisi dedi: "Ben Kozca hatibinden sana mektub getirdim." Bu acib tevafuk bana, bu iki ayrı ayrı vilayette, hem böyle tevafuk etmeleri, Risale-i Nur hizmetinde sadakatla çalışmalarına bir işarettir. Bu münasebetle Sabri, Kozca hatibine benim tarafımdan çok selâm etsin. Onu, has talebeler içinde manevî kazançlara şerik ediyoruz. Hususî mektub yazmak âdetimiz olmadığından, ona ayrıca mektub yazamadığımızdan gücenmesin.

Tatlı bir tevafukun meyvesini, aynı gün daha şirin bir tarzda gördüm. Şöyle ki:

İki asker, kemal-i sevinçle gayet dostane "Sen Isparta'lısın, bizim hemşehrimizsin." Ben de dedim: "Maaliftihar, her cihetle Ispartalıyım. Isparta, taşıyla toprağıyla benim nazarımda mübarektir, benim vatanımdır. Ve herbiri yüze mukabil, yüzer ve binler hakikî kardeşlerimin meskat-ı re'sleridir."

Evet bu havaliye gelen Isparta'lılar asker olsun başkalar olsun, ekseriyet-i mutlaka ile beni hemşehri biliyorlar. Hangisi benimle görüşüyor, "Sen Isparta'lı mısın?" Ben de diyorum: Maaliftihar, ben Isparta'lıyım. Ve Isparta'da o kadar hakikî kardeşlerim ve akariblerim var ki, meskat-ı re'sim olan Nurs Karyesine pek çok cihetlerle tercih ediyorum. Ve büyük Isparta'nın bir küçük evlâdı hükmünde olan Isparta Nahiyemize, büyük Isparta'nın bir tek köyünü tercih ediyorum. O kadar hâlis, kahraman kardeşleri bana veren Isparta taşı da, toprağı da, bana ve belki Anadolu'ya mübarek olmuş. İnşâallah hem Anadolu'ya, hem Âlem-i İslâm'a neşrettikleri nur tohumları birer rahmete mazhar olur, sünbül verir. Hem gıda, hem ziya, hem deva olup; manevî galâ ve veba ve zulmü ve zulmeti dağıtır.(5)

*Aziz, sıddık, hâlis kardeşim ve tarîk-ı hakta ve Kur'an hizmetinde kahraman arkadaşım!

Risale-i Nur'un intişarı her yerde lillahilhamd muvaffakiyetle kendi kendine fütuhat yaparak devam ediyor. İnebolu'da ve havalide kemal-i iştiyakla bir zaman devam etti ve yerleşti. Daha inşâallah sökülmez. Fakat ehl-i dalalet ve şeytan-ı cinn ve ins, sizlerin fevkalâde gayret ve sa'yinizi çekemediler. Bir derece zaîflere fütur verecek ve hâlis olmayanların şevklerini kıracak çok gizli desiselerle sizlere bir telaş ve za'f verildi. Merak etme. Risale-i Nur'un dairesi çok geniş. Hem kemmiyetin ve zahirî çokluğun o kadar ehemmiyeti yok. Hâlis, sebatkâr biri; bine mukabildir.

Bu yakında bir parça evham sizlere gelmiş, herkese emniyet edemiyorsun. Bu da bir ihtiyattır, zararı yok. Benim yanıma gelen ve senin hiddetinden veya itabından müteessir olanlara diyorum ki:

"Nazif'in hizmet-i Kur'aniye'de öyle bir kıymeti var ki, dünyaca yüz kusuru olsa, bakılmayacak. Bakılmamak gerektir. Eğer benim odama gelse, -Risale-i Nur'a zarar vermemek, gelmemek şartıyla- beni şiddetle tekdir etse ve beni dünyaca çok zararlara ve hapis ve zindana düşmeme sebebiyet verse, Nazif'e karşı muğber olmayacağım. O kıymetdar hizmeti için afvedeceğim. Madem hakikat budur ve madem Risale-i Nur'u orada yerleştiren odur. Onun itab ve hiddetini hoş görmelisiniz, sıkılmayınız." diyorum.

Zâten Risale-i Nur'un talebeleri, İhlas Risalesi'nin düsturları ile hareket ediyorlar. Birbirinin kusurunu görmüyorlar. Fakat her vakit ihtiyat ve dikkat lâzımdır. Herkese itimad edilmez. Bu defa kitabın içinde bir-iki rü'ya vardı. Şâkir'in rü'yasına ait bir küçük tabir leffen gönderiyorum. Ahmed'le gönderilen mektub zâten açık göndermiştim. Oradaki hâlis ve sâdık kardeşlerimize birer birer selâm ederiz.(6)

* Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur'aniyede çalışkan ve kuvvetli arkadaşım Ahmed Nazif!

Risale-i Nur'un kolayca hüsn-ü intişarı, senden üç şey istiyor:

Birincisi: İtidal-i dem. Yani hilm ve teenni ve ulüvv-ü cenab göstermek.

İkincisi: Vazife-i hizmette kanaat etmek, müşkilpesend olmamak. Yani bu acib hâlât-ı ruhiyede ve ahlâk bozulması bir zamanda bazı zâtların Risale-i Nur'dan cüz'î istifadelerini kabul etmek. Sair kusurlarına binaen reddetmemek.

Üçüncüsü: Kendi vazifemizi yapmak, Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmamak. Yani muvaffak etmek ve halklara kabul ettirmek ve hüsn-ü tesir vermek; Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir, bize ait değildir. Biz yanlış bir tedbir ile kaçırmamak şartıyla ne kadar onlar kaçsalar, çekilseler belki de itiraz etseler, biz me'yus olmamalıyız, şevkimiz kırılmamalı. Belki daha ziyade ihlas ile çalışmalıyız.

Kardeşim! Risale-i Nur'un verdiği manevî kazanca mukabil lüzum olsa hayat ve ruh verilmek lâzım iken, bazı hissiyat-ı dünyeviye ve bazı ahlâk dahi onun için feda edilmeli. Ve asabiyet ve hiddet-i haysiyet gibi damarlar bu ulvî işe karıştırmamalı, belki feda edilmeli. Bu vilayette Risale-i Nur'u orada yerleştirmek, esaslandırmak hizmetini Cenab-ı Hak sana ihsan ettiği için, bütün Risale-i Nur şakirdleri seni çok kıymetdar bir rükün, bir sahib-i Nur telakki etmiştir. Bu hizmeti tam muhafaza ise; tam bir ulüvv-ü cenab, tam bir tevazu ve teenni ve ihtiyat ve dikkat gerektir.

Buraya gelmek, Risale-i Nur'un intişarı maslahatına muvafık gelmiyor. Sen dahi Hüsrev, Hulusi ve Hâfız Ali gibi daima manen beraberiz. Onların benim şahsımla alâkaları bir ise, Risale-i Nur'a karşı alâkaları bindir. Beni görmek arzu etmiyorlar. Çünki her kitabda üstadlarını beraber görüyorlar. Bu havalide senin faaliyetini ehl-i dünya anlamış. Seni benimle görüşmeğe çok dikkat edecekler. Risale-i Nur'a zarar verebilir.

Biraderzadem Nihad, mühim bir maslahata binaen pederinin yanına gitti. Baharın geldiği vakit size gelir inşâallah. Ben hususî mektub yazmadığımdan gücenme. Umum Isparta'ya güçlükle yirmi günde bir mektub yazıyorum. Hem onlara yazdığım mektubların suretini size gönderiyorum. Hattâ bu mektubu bir zât, bana acıyıp sobamı yakmak için sabahleyin geldi. Bana yazmak çok zahmeti bulunan, mektub yazmak hizmetini yaptı. Allah ondan razı olsun. Yazdığı mektubda kusurlar var ise, dilimi anlamadığından kusuruna bakmayınız. Oradaki kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Salahaddin'in keyfini soruyorum.(7)

* Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur'aniyede kuvvetli arkadaşım!

Sen Feyzi'ye yazdığın mektubunda bir kelimeye nazar-ı dikkati celbetmen sırrıyla, yirmi dakika mektub ve kitablarla, Feyzi ile konuşurken dikkat etmedim. O gittikten sonra anladım. Nazarınız verdim, o kelimeyi buldum. Kalbime geldi ki: Bu kelime içindir ki, hatırıma gelmedi.

Aziz kardeşim! Bana karşı irtibatınız yalnız Risale-i Nur'un kıymeti ve ehemmiyeti noktasında hakikîdir. Benim şahsım itibariyle haddimden çok fazla bir kıymet tasavvur edip irtibat etmek hakikî değil. Belki de zararı var. Evet mes'ele ikidir. Biri, Risale-i Nur'dur. Biri de, onun bir tercümanı. Ve Risale-i Nur hakkındaki hüsn-ü zannınız daha fevkinde Risale-i Nur'a lâyıktır. Çünki Kur'an-ı Hakîm'in bir mu'cize-i maneviyesidir. Âhirzamanda gelecek Hazret-i Mehdi de ona o kıymeti verecek itikadındayım.

Eski zamanlarda şahsî birer hidayet edici, birer müceddid her asırda gelmişler. Bu zaman, cemaat zamanı olduğu ve enaniyetin fevkalâde hükmettiği zaman olduğu için, şahsiyetlerin ehemmiyeti hakikat noktasında o kadar yoktur. Yalnız kıymet ve kuvvet, mütesanid cemaatlerden tezahür eden şahs-ı manevîdedir. Lillahilhamd, Risale-i Nur'un eczalarından ve şakirdlerin tesanüdünden tezahür eden bir şahs-ı manevî, bizlere ve bu zamana Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hakaikını izhar etmeğe en mükemmel bir rehber, bir mürşiddir. Onun hizmetinde bulunan benim gibilere, onun evsaf-ı azîmesini vermek yanlıştır. Fakat herbirimiz onun evsaf-ı azîmesinden bir nevi mazhariyetle istifade ederiz. Ben itiraf ediyorum ki; ben bu eserlere değil sahib belki hizmetinde bulunmasına da lâyık değildim. Cenab-ı Hakk'ın azamet-i kudretine bir delildir ki; en ehemmiyetsiz bir şahsiyetimi, gayet ehemmiyetli bir hakikata delil yapmıştır.

Hem Risale-i Nur, öyle bir derecede kıymetini göstermiş; daha müşterileri ona celbetmek için, bir dellâlını fevkalâde göstermeğe lüzum yok.

Kardeşim! Bu izahatımdan gücenme. Bir derece zamanca lüzumu vardır. Cenab-ı Hakk'a yüzbin şükür ediyorum ki, İnebolu'yu ikinci Isparta hükmüne geçirmiş.

Oradaki kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Salahaddin'in fıkrası da güzeldir. Isparta'ya gönderilecek emanetler geldi. Birinci İhlas'ın bir küçük hâşiyesini gönderiyorum.(8)

İSTANBUL'DAN GELEN İTİRAZ

* Risale-i Nur şakirdlerinin zaîf kısımlarına zarar veren, hatıra gelmeyen, ihtiyar bir zât tarafından bir itiraz münasebetiyle ve o gibi itirazların esasını kesecek bir hakikatı beyan etmeye mecbur oldum. Evvelce birisine dediğim gibi, bunu tekrar ediyorum:

Hem mûcib-i taaccüb, hem medar-ı teessüftür ki: Ehl-i hakikat, ittifaktaki fevkalâde kuvveti zayi' ettikleri ve ziya'ıyla mağlub oldukları halde; ehl-i nifak ve dalalet, meşrebine zıd olduğu halde, ittifaktaki ehemmiyetli kuvveti elde etmek için ittifak ediyorlar. Yüzde on iken, doksan ehl-i hakikatı mağlub ediyorlar. Ve en ziyade medar-ı taaccüb ve medar-ı hayret şudur ki: En ziyade muavenet ve teşvik beklediğimiz ve onlar da o yardıma İslâmiyetçe ve meslekçe ve vazife-i diniyece mükellef oldukları bize yardımı yapmayıp, bilakis yanlış anlamasına binaen, Risale-i Nur'un hizmetine fütur verecek bir tarzda, mevki-i içtimaiyelerinin ehemmiyetine istinaden itiraz etmişler. Bir hakikate dair beyanata itiraz etmişler.

Ben bilmiyorum hangi mes'eledir, hangi âyete dairdir. Olsa olsa, gayet mahrem kısmından olan Birinci Şua namında İşarat-ı Kur'aniye'den bir mes'eleye dair olacaktır. Bu âciz kardeşiniz, hem o eski dost zâta hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın feyziyle Yeni Said hakaik-i imaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatça bürhanlar zikrediyor ki değil müslüman üleması, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale-i Nur'un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) ihbaratı nev'inden, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın dahi bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur'a nazar-ı dikkati celbetmesine mana-yı işarî tabakasından rumuz ve îmaları, i'cazının şe'nindendir ve o lisan-ı gaybın belâgat-ı mu'cizekâranesinin muktezasıdır.(9)

* Benim şahsım için mûcib-i hayrettir ki: O itiraz eden zât, benim silsile-i ilimde en mühim üstadım olan Şeyh Fehim'in (K.S.) bir tilmizi ve en ziyade merbut olduğum İmam-ı Rabbanî'nin (R.A.) bir talebesi olduğu halde; herkesten ziyade, kusurlarıma, eski karışık hayatlarıma, taşkınlıklarıma bakmayarak bütün kuvvetiyle imdadıma koşmak lâzım iken; maatteessüf ondan tereşşuh eden bir itiraz, bazı zaîf arkadaşlarımıza fütur ve ehl-i dalalete bir sened hükmüne geçtiğini çok teessüfle işittik.

O ihtiyar zâttan, çabuk bu sû'-i tefehhümü izale etmek için tamire çalışmasını; hem duasıyla, hem tesirli nasihatıyla yardımını bekleriz. Bunu da ilâveten beyan ediyorum:

Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlar fedakârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde; benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz, mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, elbette dalalete karşı galibane mukavemet eden ve milyonlar efradı bulunan mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir. O eser onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş.

Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nur'un öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte, bazı on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemin ile temin ediyorum ki, Eski Said'in kuvve-i hâfızası beraber olmak şartıyla o on dakikalık işi on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik risaleyi, iki gün istidadımla, zihnimle yapamıyorum ve o altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz'ü ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar altı günde o tahkikatı yapamaz ve hâkeza...

Demek biz müflis olduğumuz halde, gayet zengin bir mücevherat dükkânının dellâlı ve birer hizmetçisi olmuşuz. Cenab-ı Hak fazl u keremiyle, bu hizmet-i kudsiyede hâlisane, muhlisane bizi ve umum Risale-i Nur şakirdlerini daim muvaffak eylesin, âmîn.(10)

*Aziz, sıddık kardeşlerim!

Ehl-i dalaletin, Isparta muvaffakiyetine karşı bir mebusun amucası ve akrabasından on taneden fazla memuriyette bulunan İstanbul'da hoca ve şeyh zâtın cereyanlarına bir perde suretinde elîm bir tarzda, ihtiyarlık atehinden ve vehhamlık ve taassubundan istifade edip, aleyhimizde istimal ettiler. Fakat merak etmeyiniz, bu cephede de bir şey kazanamayacaklar. Cenab-ı Hakk'a havale ediyoruz. Nakliyat-ı askeriye sebebiyle Hizb-ül Kur'anı daha alamadık. Umum kardeşlerimize selâm ve dua ve ramazanlarını tebrik ederiz.(11)

*(Ahmed Nazif ve arkadaşlarına yazılan bir mektubun suretidir. Belki size de faidesi var diye gönderildi.)

Aziz, sarsılmaz, sıddık, kahraman kardeşlerim!

Bugün tesbihatta bir mana hatıra geldi. Risale-i Nur şakirdlerinin yeni bir silâh-ı müdafaa manasında kalbime geldi ki: Abdülhakîm gibi mantıksız ve manasız tecavüzlere karşı istimal edilebilir tesirli bir silâh, o da şudur: Umum Risale-i Nur talebeleri müşterek bir noktaya dua etmeleridir. Madem biz mazlumuz. Madem karşımızda zendeka ve dalalet var. Bize ilişen zendekaya yardım çıkar. Eğer o adam yazdığımız mektubla intibaha gelip nedamet etse, tamire çalışsa, onu Risale-i Nur şakirdleri helâl ederler. Yoksa Kur'anın hizmetinde bizi istihdam eden Zât-ı Zülcelal'in adaletine havale ederek, "Yâ Rabbi, haksız bize zulmeden, vazifemize zarar veren adamları ya ıslah eyle, ya intikamımızı al" diye umum şakirdler bu duada ittifak edecekler. Mütecavizlerin kuvveti varsa dayansınlar. Risale-i Nur'un has talebeleri herbiri yüzer ruhu olsa imanına feda ettiği halde, böyle bir zamanda onlardan birisini garazkârane zındıklara hoş görünmek fikriyle tekfir etmek ne derece bir cinayet olduğunu veya Beşinci Şua'nın tokadına mukabele mebusların teşvikiyle zendeka hesabına Risale-i Nur'un hâlis, muhlis şakirdlerini tekzib veya tadlil etmek, kabirdeki cenazeleri de ağlatacak bir cinayet ve İslâmiyete bir hıyanettir. Bu hıyanet ve cinayete karşı silâhımız bedduadır. Eğer o adam ısrar etti, nedamet etmedi; kat'iyyen anlaşılıyor ki, arkasında dehşetli zındıklar onun atehinden ve zayıf damarından veya korkaklığından istifade edip istimal ediyorlar. O bedduaya müstehak olurlar. Bu mektubu İstanbul'a gönderme. Yalnız bir vasıta ile ısrarından sonra bu gelecek fıkrayı ona gönderirsiniz.(12)

*Biz Said'in kardeşleri ve Risale-i Nur'un şakirdleri, imanımız için ve hakikat-ı Kur'aniye için herbir şeyi feda etmeye karar verdiğimiz ve şimdiye kadar bağlandığımız hakikatleri hiç kimse cerh edememiş. İnşâallah edilmez. Bizim bu kudsî ve sırf uhrevî hizmetimize bir sû'-i tevehhüm neticesinde sizin tahkiksiz telkinatınız bize ehemmiyetli zarar verdi. Çabuk bize acıyıp tamir etmezseniz binler lisan ile "Yâ Rab! Bize böyle haksız tecavüz edip, zulmedenlerden intikamımızı al" diyeceğiz.

Kardeşlerim! Bu zâtın amucazadesi yirmi seneden beri hem mebus, hem ölen reisin en has dostudur. Isparta'da bu defa ellerine geçen mahrem risalelerin cerhedilmez hakikatlerine karşı, hiç hatıra gelmeyen böyle bir ihtiyar hocayı istimal etmeleri muhtemeldir. Telaş etmeyiniz. Hiçbir halt edemezler. Hem ihtimal var ki; o sofi-meşreb zât, bazı talebelerin haddimden çok ziyade hüsn-ü zanları ve Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinin fevkalâde ehemmiyeti ve Eski Said'in siyasî hayatı, o adama çok yanlış bir fikir vermiş. Bizi enaniyet ve benlik ve hubb-u câh hesabına âyetleri tevil edip lehimize çeviriyor diye ittiham ediyor.

Siz dahi bu ihtimale karşı deyiniz ki: Yeni Said makam noktasında bütün ısrarımıza ve bu hizmette üstadlık noktasında bütün hüsn-ü zanlarımıza karşı Eski Said'in aksine olarak terk-i enaniyet ve dünyaya karışmamak esasları ile şiddetle mukabele ediyor. Hattâ her mürşidde bulunan ve makbul olan, ziyade bir muhabbet ve hürmeti ve makam vermesini kabul etmiyor, reddediyor. Hizmetkârlık bana yeter diyor ve bilfiil isbat ediyor. Biz gözümüzle görüyoruz. Hem kırk seneden beri en muannid ve müdakkik feylesoflara ve meşhur âlimlere karşı daima kuvvetli bir mantıkla galibane münazara eden ve meydanda âsârıyla ve yirmi sene hayatıyla delilsiz hiçbir hakikatı yazmayan bir adam, elbette ve herhalde enaniyet şatahatından gelen saçma sapan davalar ondan sudûr etmez. …kaidesince sû'-i tefehhüm ile habbeyi kubbe yapıp ona söylenmiş. O da bir taassub damarına dokunmuş. Müfritane itiraz etmiş. Sonra onun itirazını aleyhimize propaganda yapmak için, o çürük habbeyi dahi kubbe yapmış.

Kardeşlerim! Bu hâdiseyi i'zam edip işaa etmeyiniz, aldırmayınız, ehemmiyet vermeyiniz. Tâ propagandacılar istifade etmesinler. El-Bâki işimizi bizi istihdam edene havale ediyoruz.

Aziz kardeşim Nazif! Bu yeni hâdise ve hasta mes'elesi, senin rü'yanın tabiridir. Ehemmiyeti yoktur. Yirmi seneden beri yüzer bin insanların ellerine geçen ve ekserine manevî şifa veren ve pek çoklarına da maddî bir ilâç hükmüne geçen,… âyetinin mana-yı işarîsine mazhar bulunan Risale-i Nur'dan zarar tevehhüm etmek, saçma bir hezeyanla bir propagandadır. Merak etmeyiniz. Hastayı buraya yanıma göndermeyiniz. Cenab-ı Hak ona şifa versin. O talebe olduğu cihetle, sair şakirdlerin dualarından istifade eder, inşâallah şifa bulur.(13)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bu aşr-ı âhirde hakikat-ı leyle-i kadr inşâallah Risale-i Nur dairesinde tecelli edecek ve etmiş. Bu tecelli ile herbir hakikî şakird, o hakikata hissedar olur.

Bu defaki mektubunuz bize bu kanaatı verdi ki: Risale-i Nur'a itiraz ile hücum edenler, karşılarında çelik gibi kahramanları bulup, hücumundan bin pişmanlık göstereceklerini, bir Said'e mukabil binler Said Risale-i Nur'u müdafaa eder. Muterizleri susturur. Mektubunuzdaki kıymetdar kardeşlerimizin selâmlarına binler selâm ediyoruz. Ve hâlis, müdakkik ve ince fikirli kardeşimiz Hasan Âtıf'ın müstesna kalemiyle bizlere hediye ettiği gayet güzel risaleler güzelce ve süslü ciltlettirdik. Burada kardeşlerimiz onun hesabına ve ona sevab kazandırmak için ellerde gezecek. Size bu defa bir ihtara binaen gayet muhtasar bir hakikat gönderildi. Belki de ehl-i dalaletin kendilerine perde ettikleri bazı safdil sofileri ve hocaları riya noktasında bir taarruza mukabil bir esastır. Evet İstanbul'daki ihtiyarın itirazı dahi bu neviden bir sû'-i zandan gelmiş. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve selâmetlerine dua ve leyle-i kadrin hakikatına mazhar olmalarını rahmet-i İlahiyeden niyaz ediyoruz.(14)

* İstanbul'daki ihtiyar adamın itirazı münasebetiyle kahraman Nazif yazıyor ki; o itiraz, Risale-i Nur'un İstanbul'da fütuhat yapmağa ve parlamağa vesile oldu. Ve bize karşı başka cihetlerde küçücük tecavüzler de öyle netice veriyor. Fakat şimdi bîçare bazı hocaları ve sofuları Risale-i Nur'a karşı bir çekinmek, bir soğukluk vermek için hiç hatıra gelmeyen bir vesileyi bulmuşlar. Şöyle ki:

Diyorlar: "Said, yanında başka kitabları bulundurmuyor. Demek onları beğenmiyor. Ve İmam-ı Gazalî'yi de (R.A.) tam beğenmiyor ki, eserlerini yanına getirmiyor." İşte bu acib manasız sözlerle bir bulantı veriyorlar. Bu nevi hileleri yapan, perde altında ehl-i zındıkadır; fakat, safdil hocaları ve bazı sofuları vasıta yapıyorlar.

Buna karşı deriz ki: "Hâşâ, yüz defa hâşâ!.. Risale-i Nur ve şakirdleri, Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî ve beni Hazret-i Ali ile bağlayan yegâne üstadımı beğenmemek değil, belki bütün kuvvetleriyle onların takib ettiği mesleği ehl-i dalaletin hücumundan kurtarmak ve muhafaza etmektir.

Fakat onların zamanında bu dehşetli zındıka hücumu, erkân-ı imaniyeyi sarsmıyordu. O muhakkik ve allâme ve müçtehid zâtların asırlarına göre münazara-i ilmiyede ve diniyede istimal ettikleri silâhlar hem geç elde edilir, hem bu zaman düşmanlarına birden galebe edemediğinden; Risale-i Nur, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'dan hem çabuk, hem keskin, hem tam düşmanların başını dağıtacak silâhları bulduğu için, o mübarek ve kudsî zâtların tezgâhlarına müracaat etmiyor. Çünki umum onların merci'leri ve menba'ları ve üstadları olan Kur'an, Risale-i Nur'a tam mükemmel bir üstad olmuştur. Ve hem vakit dar, hem bizler az olduğumuz için vakit bulamıyoruz ki, o nuranî eserlerden de istifade etsek.

Hem Risale-i Nur şakirdlerinin yüz mislinden ziyade zâtlar, o kitablarla meşguldürler ve o vazifeyi yapıyorlar. Biz de, o vazifeyi onlara bırakmışız. Yoksa hâşâ ve kellâ! O kudsî üstadlarımızın mübarek eserlerini ruh u canımız kadar severiz. Fakat herbirimizin birer kafası, birer eli, birer dili var; karşımızda da binler mütecaviz var. Vaktimiz dar. En son silâh, mitralyoz gibi Risale-i Nur bürhanlarını gördüğümüzden, mecburiyetle ona sarılıp iktifa ediyoruz.(15)

* Kur'an'ın bir tek âyetinin bir tek işareti ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'caziyeyi tevafuk suretiyle gösterdiğini manevî bir ihtar ile gördüm.

اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا Bu âyet-i kerimenin makam-ı cifrîsi -şedde ve tenvin sayılmazsa- bin üçyüz ellibir (1351), مَيْتًا'in aslı مَيِّتًا olmasından bin üçyüz altmışbir (1361) ederek; bu tarihte, umûr-u azîmeden bir dehşetli gıybeti, bu âyetin mana-yı işarî külliyetinde dâhil ediyor. Umûr-u azîmeden böyle bir acib gıybet aynı tarihte, aynı senede vukua geldi. Şöyle ki: Onsekiz sene müddetinde Sünnet-i Seniyeyi muhafaza için başına şapka koymadığından, onsekiz senedir haps-i münferid hükmünde ihtilattan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeye mecbur edilen ve hususî ibadetgâhında ezan-ı Muhammedî okuyup "Allahü Ekber" dediğinden ve "Lâ ilahe illallah" hakikatını güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht-ı tevkife alınan ve mahkûm edilen bir adamı, yüzer emare ve karinelere istinaden inayet-i İlahiyeden geldiğine kat'î bir kanaatı ile işarat-ı Kur'aniyeden bir müjdeyi hem kendine, hem musibetzede arkadaşlarına bir teselli niyetiyle beyan ettiği için onu gıybet ve galiz tabiratla teşhir etmek ve onun dersleriyle imanlarını kurtaran masum şakirdlerini ondan tenfir edip şübheler vermek; güya ortalıkta medar-ı inkâr hiçbir şey yok ve hiçbir münkeratı ve cinayeti görmüyor gibi, yalnız o bîçarenin mevhum bir hatasını, sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inadî nazarına göre bir içtihadî yanlışını görüyor zannıyla galiz tabirler ile zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın kasden işaretine medar olabilir azîm bir hâdisedir.

Bence, Kur'an'ın nasılki her sure ve bazan bir âyet ve bazan bir kelime bir mu'cize olur; öyle de bu âyetin tek bir işareti, ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'caziyedir.

Bu âyetin bu işareti, bu asırda, Risale-i Nur şakirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emare var:

 Birincisi: Birinci Şua olan İşarat-ı Kur'aniye Risalesinde, Risale-i Nur'a ve tercümanına da işaret eden beşinci âyet olan اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ gayet kuvvetli karinelerle مَيْتًا kelime-i kudsiyesi cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet-i manasıyla Said-ün Nursî'ye tevafuk etmesidir.

İkinci emare: اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ ilâ âhir... âyetinin makam-ı cifrîsi ve

riyazîsi bin üçyüz altmışbir (1361) etmesidir ki; aynı tarihte, o acib hâdise oldu.

Üçüncü emare: ......

İhtiyarım haricinde, beş vecihle zemmi zemmeden ve mu'cizane gıybetten altı cihetle zecreden اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا âyeti karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Manen, "Bana bak!" dedi. Ben de baktım, birden tesbihat içinde gördüm ki: 1351'den, tâ 1361 tarihini gösterdi. Halimize baktım; perde altında 51'den, tâ 61'e kadar Risale-i Nur meded beklediği İstanbul âfâkında, perde altında bir nevi taarruz bulunmuş ve 61'de birden patlamasıdır.(16)

*(İstanbul'a Şefik Efendi'ye yazılan bir mektubun suretidir. Sizden İstanbul'a gidenlere belki faidesi olur diye gönderildi.)

Seyyid Şefik,

Bayramınızı tebrik ediyorum ve sizin sarsılmaz sadakatınıza itimaden gayet ehemmiyetli bir manayı size beyan ediyorum. Şöyle ki:

Bu şuhûr-u selâse-i mübarekede gayet ehemmiyetsiz bir tevehhüm yüzünden Risale-i Nur'un imanî hizmetine zarar verecek ve ehl-i dalaletin eline tam bir sened verecek bu eyyam-ı mübarekede lüzumsuz, manasız ve haksız bir surette ve eskiden beri hiç benden zarar görmedikleri, belki daima ona ve hanedanlarına gayet ciddî ve samimiyet beslediğim, sâdâttan bir ihtiyar âlim zâtın beni galiz tabirlerle gıybet etmesi ve rastgelenlere lüzumsuz bir yerde bu eyyam-ı mübarekede, içtihadî hata da olsa bir ehl-i ilim gıybet etmek

 

اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا

 âyet-i şerifinin tehdidini nazara almayacak derecede medar-ı gıybet olan hatasından başka sair gizli kusurlarını da veyahut gizli hallerini teşhirkârane söylemek, hususan bu şuhûr-u mübarekede öyle bir gıybettir ki, tüyleri ürpertiyor. İnsan içtihadında hata edebilir. Ben içtihadımda hata edebilirim. Ve bana karşı garazsız içtihadımda hata var diyenlere ve isbat edenlere teşekkür edip ruh u canla minnetdarım.

Fakat şimdiye kadar o içtihadımı tamamıyla kanaatla tam tasdik edenler, binler ehl-i iman ve onlardan çokları ehl-i ilim tasdik ettikleri ve ben de dehşetli bir zamanda kudsî bir teselliye muhtaç olduğum bir hengâmda, sırf ehl-i imanın imanını Risale-i Nur ile muhafaza niyet-i hâlisasıyla ve Necmeddin-i Kübra, Muhyiddin-i Arab gibi binler ehl-i işarat gibi cifrî ve riyazî hesabıyla beyan edilen bir müjde-i işariye-i Kur'aniyeyi kendine gelen bir kanaat-ı tâmme ile, hem mahrem tutulmak şartıyla beyan ettiğim ve o içtihadımda en muannid dinsizlere de isbat etmeğe hazırım, dediğim halde beni gıybet etmek, dünyada buna hangi mezheble fetva verilebilir, hangi fetvayı buluyorlar?

Ben herşeyden vazgeçerim, fakat adalet-i İlahiyenin huzurunda bu dehşetli gıybete karşı hakkımı helâl etmem! Titresin!.. Bütün sâdâtın ceddi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sünnet-i Seniyesini muhafaza için hayatını ve herşeyini feda eden bir mazlûmun şekvası, elbette cevabsız kalmayacak!..

İllâ bir şart ile helâl edebilirim ki: Bu Ramazan-ı Şerifte bana ve hâlis kardeşlerime verdiği endişe ve telaşı, hakperestlik damarıyla, büyüklere lâyık ulüvv-ü cenabla, enaniyet-i taassubkâranesini hakikata ve insafa feda edip tamire çalışmasıdır; müşfik ve munsıf bir hoca tavrıyla, kusurumuz varsa bize lütufkârane ihtar ve ikazdır. Cenab-ı Hak Settar-ul Uyûb'dur, hasenat seyyiata mukabil gelse afveder. İman hizmetinde yüzbinler insanın imanını tahkikî yapmak hasenesine karşı, benim gibi bir bîçarenin hüsn-ü niyetle, kuvvetli emarelerle inayet-i İlahiyeden tasavvur ettiği bir müjde-i Kur'aniyenin tefehhümünde bir yanlış, belki yüz yanlış varsa da, o hasenata karşı gelemez, setr-i uyûb perdesini yırtamaz! Her ne ise.

Bu mes'ele yalnız şahsıma taalluk etseydi, ben cidden nefs-i emmaremi tam kırmak için ona minnetdar olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enaniyetle olabileceğini kat'î kanaatımız olduğu gibi; yirmi senedir nefs-i emmarem ister istemez o mesleğe itaate mecbur olmuş. Risale-i Nur ve mukaddematları, buna bir hüccet-i katıadır. Fakat garaz ve inad ve bir nevi taassub-u meslekiyeyi ihsas eden ve esrar-ı mestûreyi işaa suretinde gelen itiraz ve ayıblara karşı Eski Said (R.A.) lisanıyla derim: İşte meydan! En mutaassıb ülemadan ve en büyük veliden tut, tâ en dinsiz feylesoflara ve müdakkik hükemalara, Risale-i Nur'daki davaları isbat etmeğe hazırım ve hem de isbat etmişim ki, benim mahvıma ve i'damıma mütemadiyen çalışan zındık feylesoflar ve mülhidler, o davaları cerhedemiyorlar ve edememişler!

Hem bütün hayatımda delilsiz davaları zikretmediğim, sizin gibi eski ve yeni arkadaşlarım biliyorlar. Bâhusus Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'dan aldığım bir kuvvetle, Avrupa feylesoflarına Risale-i Nur meydan okur. Risale-i Nur bu zamanda medar-ı nazar bir hâdise-i Kur'aniye olduğundan, bir-iki işaret değil, belki benimle beraber Risale-i Nur şakirdleri tarafından istihraç edilen beş risalede yazılan işaretler, bir cihette bine yaklaşıyor. Bin incecik saçlar dahi toplansa kuvvetli bir ip olduğu gibi, sarahata yakın bir delalet oluyor. Vahdet-i mes'ele cihetiyle o işaretler birbirine kuvvet verir. Bazı işaratı zaîf görmekle onu inkâr etmek, insafa, hakperestliğe muvafık olamaz. İnkâr eden mazur olamaz. Hususan lüzumsuz ve zararlı ve müfritane bir gıybet olsa, bu zamanda ehl-i ilim ortasında ehl-i hakikatı ağlattıracak bir hâdise-i elîmedir.

Aziz kardeşim!

Bu mektubun suretini kaybetmiyeceksin, herhalde o ihtiyar zâta okuyacaksın. Bir ehemmiyetli mektubum okunduğu vakit bırakmamış ki, tamam okunsun. Çünki bu gıybet mes'elesi, helâl etmek mes'elesi var. Böyle acib bir gıybet hiçbir cihetle cevazı olmaz. Eğer isnad edilen o gıybetler varsa gıybettir. Olmazsa iftirakârane gıybet etmektir. Beni helâl et diye en büyük zâtlar en küçük adamlara yalvarmışlar. Ben bir ay kadar helâllaşmak için bekleyeceğim.(17)

* Size üç noktayı beyan etmeye kalbde bir ihtiyaç oldu:

Birincisi: "Bir hâdisede hem insan eli, hem kader müdahalesi olduğundan; insan zahirî sebebe bakıp bazan haksız hükmedip, zulmeder. Kader, o musibetin gizli sebebine baktığı için adalet eder" diye, Risale-i Nur'da bir kaide-i esasiyedir.

Hem şimdiye kadar Risale-i Nur'un başına gelen hâdiselerde bir dest-i inayet, bir vech-i rahmet bulunduğu tecrübelerle sabittir. Bu iki cihette kalbden bir sual çıktı: "Acaba Nur hakkındaki bu yeni İstanbul hâdisesinde vech-i adalet ve rahmet nedir?" Hatıra böyle bir cevab geldi ki:

Risale-i Nur'a, ehl-i ilim ve ehl-i dikkati ciddiyetle bakmaya ve tedkik etmeye sevketti. Elbette Risale-i Nur'u tedkik eden bir âlim, insafı varsa tarafdar olur. Ve Risale-i Nur ülema dairesinde ve İstanbul âfâkında tezahür edecek. İşte vech-i rahmet ve inayet!

Amma kader-i İlahînin vech-i adaleti şudur ki: Risale-i Nur'un hakikatıyla ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsiyle tezahür eden fevkalâde imanî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçare tercümanına vermek ve ehl-i dünya ve ehl-i siyaset ve avamın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, imana nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset-i İslâmiye ve hayat-ı içtimaiye-i ümmete dair hizmeti, kâinatta en büyük mes'ele ve vazife ve hizmet olan hakaik-i imaniyenin çalışmasına racih gördüklerinden; o tercümana karşı arkadaşlarının pek ziyade hüsn-ü zanları ehl-i siyasete, inkılabcı bir siyaset-i İslâmiye fikrini vermek cihetinde, Risale-i Nur'a karşı hayat-ı içtimaiye noktasında cephe almak ve fütuhatına mâni' olmak pek kuvvetli ihtimali vardı. Bunda hem hata, hem zarar büyüktür.

Kader-i İlahî, bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali izale etmek ve öyle ümid besleyenlerin ümidlerini ta'dil etmek için, en ziyade öyle cihetlerde yardım ve iltihaka koşacak olan ülemadan ve sâdâttan ve meşayihten ve ahbabdan ve hemşehriden birisini muarız çıkardı; o ifratı ta'dil edip adalet etti. "Size kâinatın en büyük mes'elesi olan iman hizmeti yeter" diye bizi merhametkârane o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra lillahilhamd, o muarızı susturdu; o ateşi söndürdü. Fakat münafıklar söndürmemek için çalışıyorlar.(18)

* İstanbul ulemasının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müfti-yül Enam olan eski fetva emini, meşhur Ali Rıza Efendi; Birinci Şua İşarat-ı Kur'aniye ve Âyet-ül Kübra gibi risaleleri gördükten sonra, Risale-i Nur'un mühim bir talebesi olan Hâfız Emin'e demiş ki:

"Bedîüzzaman, şu zamanda din-i İslâma en büyük hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu; ve böyle bir zamanda, mahrumiyet içinde feragat-ı nefs edip yani dünyayı terkedip, böyle bir eser meydana getirmek hiç kimseye müyesser olmadığını ve her suretle şâyan-ı tebrik olduğunu ve Risale-i Nur müceddid-i din olduğunu ve Cenab-ı Hak onu muvaffak-un bilhayr eylesin, âmîn" diyerek; bazılarının sakal bırakmamaklığına itirazları münasebetiyle; Mevlâna Celaleddin-i Rumî'nin pederleri olan Sultan-ül Ülema'nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, demiş:

"Bu misillü, Bedîüzzaman'ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır." demiş ve Hoca Mustafa'ya emretmiş: "Söylediğimi yaz!"

"Bedîüzzaman'a kemal-i hürmetle selâm ederim. Te'lifatınızın ikmaline hırz-ı can ile dua etmekteyim (yani, ruha nüsha olacak kadar kıymetdardır). Bazı ülema-üs sû'un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zira yemişli ağaç taşlanır, kaziyesi meşhurdur. Mücahedatınıza devam buyurun. Cenab-ı Hak ve Feyyaz-ı Mutlak âcilen murad ve matlubunuza muvaffak-un bilhayr eylesin! Bâki Hakk'ın birliğine emanet olunuz. Eski Fetva Emini Ali Rıza

İşte böyle müdakkik ve ilim ve şeriat ve Kur'an cihetinde bu zamanda söz sahibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. Risale-i Nur'un talebeleri, bu mes'eleyi -ihtiyaten- yabanîlere onun ismini vermekle teşhir etmemek gerektir ve dualarına onu dâhil etmek lâzımdır.(19)

* İstanbul'da malûm itiraz hâdisesi îma ediyor ki; ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofi-meşrebler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur'a ve şakirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revacını ve etba'larının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle itiraz edecekler, belki dehşetli mukabele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukuunda, bizlere itidal-i dem ve sarsılmamak ve adavete girmemek ve o muarız taifenin de rüesalarını çürütmemek gerektir.(20)

* Kardeşlerim! Çok dikkat ve ihtiyat ediniz. Sakın sakın hocalarla münakaşa etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar musalahakârane davranınız, enaniyetlerine dokunmayınız, bid'at tarafdarı da olsa ilişmeyiniz. Karşımızda dehşetli zındıka varken, mübtedilerle uğraşıp onları dinsizlerin tarafına sevketmemek gerektir. Eğer size ilişmek için gönderilmiş hocalara rastgelseniz, mümkün olduğu kadar münazaa kapısını açmayınız. İlim kisvesiyle itirazları, münafıkların ellerinde bir sened olur. İstanbul'da ihtiyar hocanın hücumu ne kadar zarar verdiğini bilirsiniz. Elden geldiği kadar Risale-i Nur lehine çevirmeğe çalışınız.(21)

* Kardeşlerim, çoktan beri perde altında İstanbul'da Risale-i Nur'a karşı çabalayan muzır bir cereyan hissediyordum. Tayin edemediğim için, kendimizi muhafaza edemiyorduk. Şimdi anlaşıldı ki, zındıklar siyasî desiselerle bu dehşetli ihtiyarı istimal ediyorlardı. Perde açıldı iyi oldu, anladık. İnşâallah o fitne sönecek.(22)

* O kıymetli mektubunda mübarek Hacı Hâfız, Rüşdü, Zühdü, Bedevi, Demirci, Tenekeci, Terzi Mehmed'lerin, Osman, Zekâi, Süleyman gibi kıymetdar kardeşlerimizden bahsederek İstanbul ihtiyar hâdisesinden müteessir olduklarını yazıyor.

Kardeşlerim, müteessir olup merak etmeyiniz. O hâdise ehemmiyetsizdir. Ve ehemmiyetini kaybediyor, sönüyor. Değil böyle sinek vızıltısı gibi hâdiseler, belki gökgürültüsü gibi hücumlarla Risale-i Nur'un kahramanları sarsılmayacaklar inşâallah. O bîçare de hatasını anlamış. Fakat mevki-i içtimaiyesi ve ehl-i dünya ile ve mebuslarla ciddî münasebetdar olması ve Nazif'in rivayetine göre 3000 banknotla gayet güzel bir zevceyi doksan yaşından sonra alması noktasından dünya ile ve haysiyet ve şeref-i dünyeviye ile ziyade alâkadar olmak sebebiyle kendini yalancı, rezil etmemek için bütün bütün sözünü geri almıyor. Fakat onun manasız itirazı söndü. Fakat ehl-i dalalet, onun o manasız muhalefetinden istifade etmek muhtemeldir. Onun için hiç ehemmiyet vermeyiniz. Hem başımıza gelen çok hâdiseler gibi, bu hâdise de Risale-i Nur'un hakkında ve hakkımızda hayra incirar edeceğini inayet-i İlahiyeden kuvvetle ümid besliyoruz. Ve bu ümidimizi kuvvetlendiren çok noktalar var.(23)

* Hücum itirazı Risale-i Nur'a karşı değil, belki yalnız sû'-i tefehhümle beni enaniyetim lehinde işaratı beyan etmişim diye itirazı faideli çıkar. Çünki mesleğimizde enaniyet olmadığı gibi, bir mum hükmüne geçmeyen şahsiyetimi Kur'anın hakikat güneşinden feyz alan Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsinin kameri bağlanmaz ve tâbi' edilmez. O çürük fâni şahsiyetim o bâki, yüksek, ağır hakikatı kaldırmaz. O çürük şahsına gelen arızalarla o kamer hasf olamaz. Bu nokta-i nazardan öyle hasûdların diliyle şahsımı çürütmek, Risale-i Nur'un hakikat-ı Kur'aniye ile bağlandığını gösterip, sukutla onun parlamasında devam etmesini isbat edecek ki; ben Kur'anın malıyım, onunla bağlıyım, diyecek. Orada bulunan umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize birer birer selâm, hem bilmukabele bayramlarını tebrik ederiz.(24)

* İstanbul'daki adamın Risale-in Nur'un talebelerinin bir kısmına itiraz hâdisesi altında, bir haricî siyaset parmağıyla Isparta'daki Risale-in Nur'un galebesine karşı bir intikam olmak ihtimali var. Fakat ehemmiyeti yok. Kapatmak, ehemmiyet vermemek lâzımgeliyor. Umum kardeşlerimize selâm ve dua ediyoruz.(25)

*Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bugünlerde sabah namazı tesbihatında, İstanbul'daki ihtiyarın garazkârane ve şahsıma karşı galiz gıybeti, Eski Said damarıyla nefs-i emmarem heyecana geldi. Mazlumum, dedi. Bu nevi zulüm çekilmez. İntikamını almak istedi. Birden kalbime geldi:

Belki Risale-i Nur'un İstanbul'da neşrine bir vesile olur. Sen madem hayat-ı dünyeviyeni, hayat-ı uhreviyeni dahi Risale-i Nur'a feda ediyorsun. Bu izzet-i nefis damarını dahi feda et. Hem hilkat-ı kâinat Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm'a mecnun tabiri istimal eden insanlar bulunduğu gibi, senin o güneşe zerrecik bir izzet-i nefsiyenin kırılmasına ehemmiyet verme, diye ihtar edildi. Benim de kalbim rahat etti.(26)

* Yine aynı sahifede İstanbul ulemasından bazıları Said'in bazı hareketini beğenmediğinden "Kezzab" dediklerinden onlara ve Seyyid Abdülhakîm'e Risale-in Nur'un şakirdleriyle beraber ölüm duasını yapıyor. Müslümanlıkta ölüm duası yapılmaz.

Elcevab: Hâşâ! İstanbul uleması başta merhum Fetva Emini Ali Rıza olarak bütün üleması Risale-in Nur'a karşı takdirkârane bakmışlar. Hiçbirine karşı bedduamız yoktur. Onlara hürmetimiz var. Yalnız bizim gizli ve dinsiz düşmanlarımız her nasılsa merhum Abdülhakîm'e hulûl edip ihtiyarlığından ve taassubundan istifade ederek Risale-in Nur şakirdlerinin aleyhine çirkin bir söz söylettirmişler. Biz işittik. Onun tesiriyle bize epey zarar oldu. Şakirdler ölümüne beddua etmek istediler. Ben dedim: Siyadetine ve ihtiyarlığına hürmeten yapmayınız. Ve yaptırmadık. Tâ o vakit helâl ettik. Hattâ şimdi benim en yakın dostum gibi hayırlı dualarıma şerik etmişim.(27)

* Medar-ı hayrettir; duamda Nurcular dairesinde hergün isimleriyle yâd ettiğim iki sofi-meşreb, kendilerini satmak fikriyle bana ve Nur'a iliştiklerine dair mektub geldi. Ben gücenmedim; onları daha ziyade duama aldım. Aynen eskiden İstanbul'da eski partinin desiseleriyle bize ilişen malûm ihtiyar şeyh gibi onları hem kendime mübarek kardeş, hem dost bildim; hakkımı helâl ettim. Fakat iki İhlâs Lem'alarını okumalarını arzu ediyorum. Kardeşlerim, siz dahi böylelerden gücenmeyiniz, münakaşa etmeyiniz."(28)

Dipnotlar

1-Kastamonu Lahikası s: 176

2-Kastamonu Lahikası s: 205

3-Kastamonu Lahikası s: 213-214

4-Kastamonu Lahikası s: 217

5-Kastamonu Lahikası s: 232-233

6-Kastamonu Lahikası gayr-i münteşirlerinden

7-Kastamonu Lahikası gayr-i münteşirlerinden

8-Kastamonu Lahikası gayr-i münteşirlerinden

9-Kastamonu Lahikası s: 139

10-Kastamonu Lahikası s: 141-142

11-Kastamonu Lahikası gayr-i münteşirlerinden

12-Kastamonu Lahikası gayr-i münteşirlerinden

13-Kastamonu Lahikası gayr-i münteşirlerinden

14-Kastamonu Lahikası gayr-i münteşirlerinden

15-Kastamonu Lahikası s: 161-162

16-Kastamonu Lahikası s: 169-171

17-Sikke-i Tasdik-i Gaybi s: 61- 63, Kastamonu Gayr-i münteşirlerinden

18-Kastamonu Lahikası s: 171-172

19-Kastamonu Lahikası s: 173

20-Kastamonu Lahikası s: 174-175

21-Emirdağ Lahikası-1-s:138-139

22-Kastamonu Gayr-i münteşirlerinden

23-Kastamonu Gayr-i münteşirlerinden

24-Kastamonu Gayr-i münteşirlerinden

25-Kastamonu Gayr-i münteşirlerinden

26-Kastamonu Gayr-i münteşirlerinden

27-12. Şua gayr-i münteşirlerinden

28-Emirdağ Lahikası-2-s: 40

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-33

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-33

DENİZLİ HAPSİ DEVAM *Biz Nur şakirdleri, hem Eskişehir, hem Denizli, hem burada mümkün olduk

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-32

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-32

DENİZLİ HAPSİ ÖNCESİ DÖNEM * Sonra gizli düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-31

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-31

HİZMETLERİN İNKİŞAFI *Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzât hakaik-i imaniyey

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-30

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-30

ISPARTA’DA NUR TALEBELERİNE TAARRUZ * Bugünlerde Risale-i Nur'a sû'-i kasd edenlerin ve sizl

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-29

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-29

KASTAMONU SÜRGÜNÜ-1936 Bir zaman ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden -bir sene cezayı ç

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-28

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-28

ESKİŞEHİR HAPSİ-1935 *Aziz kardeşlerim! Sizin için pek çok müteessirdim, elem beni eziyordu

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-27

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-27

Beşinci Umde : "Dört Noktadır." Birinci Nokta: Kararnâmede, kelimeler üzerinde oynanılıyor.

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-26

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-26

Sorgu hâkimliğinin kararnâmesine karşı itiraznâmem Ey hey'et-i hâkime ve ey müdde-i umumi!

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-25

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-25

*Ehemmiyetsiz fakat ehemmiyetli bir suç olarak bana sorulan bir mes'ele; Diyorlar ki: "Sen şapkay

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-24

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-24

ESKİŞEHİR HAPSİ ÖNCESİ ISPARTA’YA GETİRİLİŞİ Aziz, sıddık, muhlis kardeşim! Yeniden

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-23

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-23

ÜSTADIN MESCİDİNE TAARRUZ VE VERİLEN SIKINTILAR * Bin üçyüz kırkbeşte (1345) ehemmiyetli r

Onlar ne hayır işlerlerse karşılıksız bırakılmayacaklardır. Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları bilir.

Al-i İmran, 115

GÜNÜN HADİSİ

"Şekavet sahibi Allah'a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah'tan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Cahil şekavet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever."

Tirmizi, Birr 40, (1962)

TARİHTE BU HAFTA

*Uyvar Kalesi Fethedildi.(24 Eylül 1663) *Niğbolu Savaşaı Kazanıldı.(25 Eylül 1396) *Birinci Viyana Kuşatması(27 Eylül 1529) *Preveze Deniz Zaferi(28 Eylül 1538) *Demokrat Parti Kapatıldı(29 Eylül 1960)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI