Cevaplar.Org

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-35

TAHLİYE * Birden Denizli hapsi bir Nur medresesi olmasıyla hem oradan başka hapishanelere gidenler oraları tenvire çalışmaları, gizli düşmanlarımızı bütün bütün şaşırttı. Onun için hapisten çıkmamıza onlar da taraftar oldular


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2018-10-07 07:47:01

TAHLİYE

* Birden Denizli hapsi bir Nur medresesi olmasıyla hem oradan başka hapishanelere gidenler oraları tenvire çalışmaları, gizli düşmanlarımızı bütün bütün şaşırttı. Onun için hapisten çıkmamıza onlar da taraftar oldular. Hem adliyeler, Risale-i Nur'un hakkaniyetine karşı bir nevi teslimiyetle istikbalde gelecek olan şiddetli itirazdan çekinmek için çekindiler, keyfî kanunların aleyhimizdeki hükümlerini nazara almadılar. Ve muannid bazı dinsizler, Nur'un hakikatına karşı mağlub olup inadı terkettiler. Gizli düşmanlar da, "Aman hapisten çıksınlar, yoksa hapishaneler Nur medreseleri hükmüne geçecek." diye üç kısım da müttefikan beraetimize taraftar çıktılar.(1)

* Bin üçyüz altmış bir (1361) ederek bu emsalsiz harbin merhametsiz ve zalimane tahribatına rumi ve hicri tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'anın hizmetine çalışan Nur şakirdlerinin geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir beladan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına..(2)

* Aziz kardeşlerim!

Denizli hapishanesini Risale-i Nur'a bir medrese hükmüne getiren kahramanlardan Tahirî, umumunuzun mümessili olarak ruh u canla kabul ettiğim gibi, benim tarafımdan size karşı vekilimdir ve zîhayat bir mektubdur. Ne dese, ben demiş gibiyim.(3)

* Şimdilik Hazret-i Hasan (R.A.) mesleği lâzım olduğuna bir manevî işarettir ki, burada ekseriyet-i mutlaka sadık dost ve talebe, Hasan namındadırlar. Başkası pek nâdirdir. Beni hapiste bırakmadıklarına sebeb, bütün hapislere Nur'un sirayetidir. Hattâ bir tek bir hapishaneyi ıslah etmiş. Beni tebrie ile mahkûm etmek istiyorlar. Fakat aldandılar. Arkamda Isparta kahramanları beni mahkûm ve muattal bırakmadıklarını bilmediler. Hadsiz şükür.(4)

DENİZLİ HAPSİ SONRASI

* Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhur Şehir Oteli'nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet latif tatlı bir surette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları, havanın dokunmasıyla cezbekârane ve cazibedarane hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben, o kemal-i neş'e ile cilvelenen o nazenin kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaşla doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki ademleri, firakları ihtar ve ihsasıyla kâinat dolusu firakların, zevallerin hüzünleri başıma toplandı. Birden hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) getirdiği nur, imdada yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürurlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i iman gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte, o vaziyete temas eden imdad ve tesellisi için Zât-ı Muhammediyeye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdar oldum. Şöyle ki:

Ol nazar-ı gaflet, o mübarek nazeninleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil belki güya ademden ve firaktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk-ı beka ve hubb-u mehasin ve muhabbet-i vücud ve şefkat-i cinsiye ve alâka-i hayatiyeye medar olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî cehenneme ve aklı bir tazib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dam, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firak, fânilik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, manaları ve Risale-i Nur'da isbat edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi:

Birinci kısım neticeleri, Sâni'-i Zülcelal'in esmasına bakar. Meselâ: Nasılki bir usta hârika bir makinayı yapsa; onu takdir eden herkes o zâta "Mâşâallah, bârekâllah" deyip alkışlar. Öyle de: O makina dahi, ondan maksud neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisan-ı haliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinadır, ustasını tebriklerle alkışlar.

 İkinci kısım hikmetleri ise: Zîhayatın ve zîşuurun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütalaagâh, birer kitab-ı marifet olur. Manalarını zîşuurun zihinlerinde ve suretlerini kuvve-i hâfızalarında ve elvah-ı misaliyede ve âlem-i gaybın defterlerinde daire-i vücudda bırakıp, sonra âlem-i şehadeti terkeder, âlem-i gayba çekilir. Demek surî bir vücudu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücudları kazanır. Evet, madem Allah var ve ilmi ihata eder. Elbette adem, i'dam, hiçlik, mahv, fena; hakikat noktasında ehl-i imanın dünyasında yoktur ve kâfir münkirlerin dünyaları ademle, firakla, hiçlikle, fânilikle doludur. İşte bu hakikatı, umumun lisanında gezen bu gelen darb-ı mesel ders verip, der: "Kimin için Allah var, ona herşey var ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir."

 Elhasıl: Nasılki iman, ölüm vaktinde insanı i'dam-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de herkesin hususî dünyasını dahi i'damdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dam edip manevî cehennem zulmetlerine atar. Hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat-ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya imana girsinler. Bu dehşetli hasarattan kurtulsunlar!(5)

*Beraetimizden sonra Denizli'de beni tarassudla taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale-i Nur'un kabil-i inkâr olmayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektublarımda ve binler şakirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem'iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkikatta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa, elbette onu mes'ul ve mahcub edecek yirmi madde bulunacak. Madem hakikat budur; ya diyeceksiniz ki: "Pek hârika ve mağlub olmaz bir dehâ bu işi çeviriyor" veya diyeceksiniz: "Gayet inayetkârane bir hıfz-ı İlahîdir." Elbette böyle bir dehâ ile mübareze etmek hatadır, millete ve vatana büyük bir zarardır. Ve böyle bir hıfz-ı İlahî ve inayet-i Rabbaniyeye karşı gelmek, firavunane bir temerrüddür.

Eğer deseniz: "Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezaret etmesek, derslerinle ve gizli esrarınla hayat-ı içtimaiyemizi bulandırabilirsin."

Ben de derim: Benim derslerim bilâ-istisna bütünü, hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş; bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk-elli bin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği halde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı, hem eski mahkemenin, hem yeni mahkemenin mûcib-i mes'uliyet bir madde bulamamaları cihetiyle, yenisi ittifakla beraetimize; ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüzotuz risaleden beş-on kelime bahane edip, yalnız kanaat-ı vicdaniye ile yüzyirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız onbeş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki, bana ve Risale-i Nur'a ilişmeniz, manasız bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki, nezaretle ta'diline çalışsanız.

Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faidesiz tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık za'fiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimali var. "Mazlumun âhı tâ Arş'a kadar gider" diye bir kuvvetli hakikattır.

Sonra o zalim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: "Sen yirmi senedir birtek defa takkemizi başına koymadın, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Halbuki onyedi milyon bu kıyafete girdi." Ben de dedim: Onyedi milyon değil, belki yedi milyon da değil, belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupaperest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense; azimet-i şer'iye ve takva cihetiyle, yedi milyar zâtların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim. Benim gibi yirmibeş seneden beri hayat-ı içtimaiyeyi terkeden adama "inad ediyor, bize muhaliftir" denilmez. Haydi, inad dahi olsa, madem Mustafa Kemal o inadı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilayetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki, beyhude hem milletin, hem hükûmetin zararına, o inadın kırılmasına çabalıyorsunuz? Haydi, siyasî muhalif de olsa, madem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve manen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip, faidesiz, kendine çok zararlı olarak hayat-ı siyasiyeye girerek sizin ile uğraşmaz. Bu halde onun muhalefetinden tevehhüm etmek, divaneliktir. Divanelerle ciddî konuşmak dahi bir divanelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terkediyorum, "Ne yaparsanız minnet çekmem!" dediğim, onları hem kızdırdı, hem susturdu. Son sözüm:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ٭ نِعْمَ الْمَوْلَى وَ نِعْمَ النَّصِيرُ (6)

 

*Ben Denizli şehrini kendi karyeme arkadaş edip bütün emvatını ve ehl-i imanın hayatta olanlarını hem kendim, hem Risale-i Nur'un talebeleri, manevî kazançlarımıza hissedar etmeğe karar verdik. Denizli hapishanesini de, bir imtihan medresemiz telakki ediyoruz. Ve bizimle alâkadar hem Denizli'de, hem hapiste umumuna ve hususan tam adaletini gördüğümüz mahkeme heyetine çok selâm ve dualar ederiz.(7)

* Denizli'nin bir Hüsrev'i Hasan Feyzi'nin uzunca, tafsilatlı bir mektubunu vasıtanızla aldım. Ve bildim ki; nasıl bir dane toprak altına konulur tâ çok daneleri sünbül versin, aynen öyle de: Şehid merhum Hâfız Ali o tarlada, toprak altına girdi, otuz-kırk Hâfız Ali'leri sünbül verdi ve verecek kanaatım geldi. Siz, benim tarafımdan ona ve Risale-i Nur'un hizmetine çalışanlara yazınız ki: Bir-iki sene zarfında Denizli kahramanları, yirmi sene kadar Risale-i Nur'a hizmet ettiklerinden, biz Risale-i Nur şakirdleri ebede kadar onların bu iyiliklerini unutmayız ve Denizli, nazarımızda ikinci bir Isparta hükmüne geçtiği gibi, hapishanesini dahi bir Medrese-i Nuriye manasında biliyoruz.

Feyzi'nin mektubunda isimleri bulunan ve bilhâssa hâkim-i âdil ile beraber hakikî adalete çalışanlar (M.H.A.) ve Avukat Ziya gibi bütün o zâtlar, değil yalnız bizi, belki Anadolu'yu ve âlem-i İslâmı manen minnetdar eylemişler. Onlar, bizim gibi Risale-i Nur'a sahibdirler. Eğer lüzum olsa, elime teslim edilen bir kısım mecmuaları da onlara emaneten okutmak için göndereceğim. Orada kalan kitablar, lüzumu varsa, muattal kalmamak şartıyla kalabilirler. Büyük mecmua elinde bulunan (SVK), muattal bırakmamak ve okutmak ve mümkün ise hapishaneyi teşrik etmek şartıyla onun elinde kalsın. Daha isterse, daha başkaları da ona ve oraya göndereyim.

Ben Denizli gibi, az bir zamanda, bize ve Risale-i Nur'a metin kahraman sahibleri ve kardeşleri verdiği için, elimden gelse, kemal-i sürur ve sevinçle onların mübarek hapishanesinde bakiyye-i ömrümü geçirmek istiyorum. Bizimle çok alâkadar ve hapishanede görüştüğümüz veya bana hizmet eden Beylerbey'li Süleyman ve Tavas'lı Mehmed Çavuş gibi ne kadar dostlar varsa, hepsine çok selâm ediyorum ve her vakit manevî kazançlarımıza ve dualarımıza dâhildirler. Ve Feyzi'nin mektubunda isimleri bulunan zâtlara bilhâssa birer birer selâm ve umumunun Ramazan'larını ve Leyle-i Kadir'lerini ruh u canımızla tebrik ediyoruz.(8)

*Aziz, sıddık ve mübarek ve sebatkâr ve fedakâr kardeşlerim!

Geçen bayramınızı bütün ruh u canımla tebrik ederim. Ve bana gönderdiğiniz çok mübarek teberrüklerini, Cennet'ten gelmiş gibi ruhumu mesrur eyledi. Cenab-ı Hak her bir harfine ve her bir dirhemine mukabil bin rahmet ve bin batman bereket sizlere ihsan eylesin, âmîn. Kat'î kanaatım gelmiş ki; Isparta vilayeti eskiden beri bir gaye-i hayalim olan Medreset-üz Zehra'nın hakikatını ve manevî suretini taşıyor. Ve dokuz sene orada çalışmanız, doksan sene kadar sebat ve tesanüdünüz sayesinde Kur'ana ve imana hizmet ettiğiniz gibi, hapiste dokuz ay yine sebat ve tesanüd ve ihlasınız ile dokuz sene kadar o hizmeti yaptınız. Ve benim İhtiyar Risalesi'nde davamı ve ümidimi ki; otuz Abdurrahman belki yüzden ziyade Abdülmecid'leri Isparta bana ve Risale-i Nur'a verdi, hadsiz şükür olsun. Ben ne kadar sıkıntı çeksem ve dünyadan gitsem dahi hiç merak etmem. Çünki siz varsınız ve hakikî vârissiniz. Geçen hâdisede Risale-i Nur pek çok kazancı var. Yüz senelik işi gördü. Küfr-ü mutlakı kırdı ve zındıka inadı bozdu. En lâkayd olanları dahi meraklandırdı. Kendini onların gözlerine soktu, mütemerridleri serfüru' ettirdi. Bizim çektiğimiz küçük zahmetleri, büyük rahmetlere çevirdi. Hadsiz hamd ü sena olsun.

Emanetlere daha tam bakamadım. Şimdilik bavul ve merhum Hâfız Ali'nin mübarek teberrüklerini taşıyan Hâfız Mustafa'nın sepeti burada kaldı. Sonra gönderilecek. Umum kardeşlerime ve hemşirelerime, hususan şehid merhumun vârisesi ve Cennet refikası gibi hanımlara ve masumlara ve ümmilere ve mübareklere ve Medrese-i Nuriye şakirdlerine birer birer selâm ve bayramlarını tebrik ve selâmetlerine dua ederiz ve dualarını isteriz.(9)

* Aziz kardeşim!

Çok risale içinde bulunan büyük mecmua ki, orada dediğine göre, mahkemeye mensub bir zâtın elindedir. Eğer o mecmua muattal kalmayıp daima okunsa, o zâtın elinde olarak Denizli'deki müştaklara hediye ettim. Fakat o mecmua başkasının malı olduğundan, içinde kaç risale var aynı tertibiyle bir kâğıda yazıp bana göndersinler. Ben bir mislini yazdırıp sahibine vereceğim. Akşam dedin ki: "Mu'cizat-ı Ahmediye'yi getirdim." Ceylan diyor: "Yok." O mecmua eğer bir misli yazılmıyorsa veyahut yazılmış ise, tam oluncaya kadar yine kalsın.

Âyet-ül Kübra matbu' nüshaları masraf-ı tab'iyesine medar olmak için orada lâyık olanlara bir sülüsünü satabilirsiniz. Hem Denizli hapishanesinde Kastamonu'lu bir kardeşimiz İhsan vardı. Orada mıdır? Ve ben orada iken başta Beylerbeyli Süleyman olarak umumuna selâm ediyorum. Onlar, Risale-i Nur'la alâkadardırlar ve alâkadar olmalıdırlar. Çünki duamızda dâhildirler, o hapis bir medresemizdir.(10)

* Bu zâta benim tarafımdan yazınız ki: Risale-i Nur'un maslahatı, sabır ve tahammül ve temkin iktiza ediyor. Ve asabiyet ve hiddeti kabul etmiyor. Ve muarızlarıyla değil uğraşmak, onları düşünmüyor, ehemmiyet vermiyor. Ve sıkıntılarla netice itibariyle müferrah olunur. Onun için o kardeşimiz, tahammülde beni taklid etsin. Ben en zaîfiniz olduğum halde ondan on derece daha ziyade sıkıntı çektiğim halde kemal-i sürur ile şükredip şekva etmiyorum.(11)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelâ: Arkasında makine ile yazılan parça bera-yı malûmat size gönderildi. Herkes sizin gibi çelik, metin olmadığından böyle şeyler yazdırılıyor.

Sâniyen: Okunması hiç usandırmaz ve gittikçe ve kıymeti ve zevkini bana ziyade gösteren Hizb-i Kur'aniye'ye dair size yazdığım ve Hüsrev de suretini bana gönderdiğime mektubun, bu "Hizb-ül Kur'an-ül Muazzam'ın" kelimesinden tâ "Neşrine ve tab'ına çalışmışlara çok büyük hayırları kazandırır" cümlesinin âhirine kadar burada nüshaların başına arkadaşlar yazdılar. Siz de o beş-altı satırı nüshanızda yazsanız münasib olur.

Sâlisen: Hapishanede Hüsrev ve Feyzi'ye demiştim: Isparta'da geçen Risale-i Nur noktasında tarihçe-i hayatımı Hüsrev yazsın, Kastamonu'daki hayatımı Feyzi yazsın, tâ Risale-i Nur'un bir nevi tarihçesi olsun diye tensib etmiştim. Şimdi İhtiyar Risalesi'nin ricaları içinde "Onbeşinci Rica" Isparta ve Eskişehir hayatı ve "Onaltıncı Rica" Kastamonu ve Denizli imtihanlarının mahiyetlerini göstermek için muhtasar bir fihriste, mücmel bazı esasları yazmak niyet ettim. Tâ Hüsrev'e ve Feyzi'ye esas olsun. O iki ehemmiyetli ricaları onlar yazsınlar.

Râbian: Âhiret ticareti için en çok kârlı bir pazar ve manevî hayata bir bahar olan bu şuhûr-u mübarekte hususan Leyle-i Beraet Şa'ban-ı Muazzamın ortasında ve Leyle-i Kadr'in Ramazanın her gecesinde bulunmak ihtimali ile aramak ve Risale-i Nur'un herbir şakirdi şirket-i maneviye sırrıyla umum kardeşlerimin hesabına çalışmak vazifemizdir. Cenab-ı Hak muvaffak eylesin, âmîn.

Denizli hapsinin Onüçüncü Meyvesi olan kardeşlerime küçücük mektublar mecmuasını ve burada yazılan, başka risalelerde kaydedilmeyen münasib gördüğüm kısmını da bana yeniden tevafuklu yazdığınız Meyve Risalesi tarzında benim için yazılsa iyi olur.(12)

* Bu dakika hatırıma geldi ki: Merhum Hâfız Ali gibi tam vazifesini yapan ve istirahata hak kazanan Hulusi-i Sani ve etrafındaki arkadaşları hizmet-i Nuriyede bu gaflet zamanında alâkaları ve Ispartalıların bana kalemle yardımlarına iştirakleri var mı? Barla, Bedre kalemlerinin yadigârları iştiyakla ve oradaki hayatımın hatıratını hatıra getirmekle beni sevindiriyorlar. Yanımdaki kısmı gördükçe memnun oluyorum. Hulusi-i Evvel hayatta mıdır? Merak ediyorum. Şimdi iki gündür şiddetli bir hastalık kendini ihsas ediyor. Bu mübarek günlerde duanıza muhtacım.(13)

EMİRDAĞ'A YERLEŞTİRME

* Bugünlerde haber aldım ki; heyet-i vekile, benim nüfusumu Kastamonu'dan alıp Emirdağı'na nakletmeğe karar vermişler. Anlaşılıyor ki; Risale-i Nur'a ve talebelerine ilişmeğe bahane bulamıyorlar.. yalnız ehemmiyetsiz şahsıma ehemmiyet veriyorlar, kayıdlar altına alıyorlar. Ben de sizi bütün kuvvetimle temin ediyorum ki; ben ruh u canımla, onların Risale-i Nur ve talebelerine ilişmeğe bedel, bana ilişmelerini iftihar ile kabul ediyorum. Güya başka yerlerde birden bana iltihak ediyorlar ve men'ine çare bulamıyorlar; fakat burada tam çare bulmuşlar zannedip böyle muamele oluyor, siz hiç müteessir olmayınız. Benim bu vaziyetim, Risale-i Nur şakirdlerinin fütuhatlarına bir vesiledir. İnayet ve merhamet-i İlahiye, hakkımda ehl-i dünyanın haksızlıklarını büyük bir hayra çevirecek kanaatındayım.(14)

*Kastamonu'lu kardeşlerimiz de telaş etmesinler. Nüfusumun buraya nakli, Kastamonu ve onlarla alâkamı gevşetmez; bilakis daha kuvvetli beni onlarla bağlıyor. Ben, ekser vakitte hayalen ve manen kendimi Kastamonu'nun mübarek dağlarında ve o kardeşlerimin yanında buluyorum.(15)

EMİRDAĞ HAYATI

* İki sene, iki mahkeme, ellerinde tedkik edilen bütün Risale-i Nur eczalarında kanunca bir vesile bulamayıp bizi ve Risale-i Nur'u beraet ettirdikten sonra; zındıka komitesi, münafık bazı memurları vesile ederek, merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip beni bütün bütün hilaf-ı kanun olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrid ve sıhhat ve hayatım noktasında en fena bir yerde, beni nefyetmek namı altında, haps-i münferid ve tecrid-i mutlak manasında beni Emirdağı'na gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksadla bu muameleyi yapıyorlar:

Birisi: Eskiden beri ihaneti kabul etmediğimden, beni o surette hiddete getirip bir mes'ele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan birşey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vasıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat inayet-i İlahiye ile, Nur şakirdlerinin duaları tiryak gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plânı akîm bıraktı, o maddî ve manevî zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte, hiçbir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler, kanun namına, hükûmet namına yapılmadığı halde; damarlarıma dokunduracak tarzda mütemadiyen tarassudlarla herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu.

Fakat birden kalbime ihtar edildi ki: Bu zalimlere hiddet değil, acımalısın. Onların herbirisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azab yerinde bin derece fazla bâki azablara ve maddî ve manevî cehennemlere maruz kalacaklar. Senin intikamın, bin defa ziyade onlardan alınır. Ve bir kısmı; aklı varsa, dünyada da kaldıkça, geberinceye kadar vicdan azabı ve i'dam-ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terkettim, onlara acıdım. Allah ıslah etsin dedim.

Hem bu azab ve işkencelerinde pek büyük sevab kazanmakla beraber, Risale-i Nur şakirdleri yerine ve onların bedeline benimle meşgul olup yalnız beni tazib etmeleri, Nurculara büyük bir faide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenab-ı Hakk'a şükrediyorum ve müdhiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.(16)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Beni burada çok sıkıyorlar ve tarassud ediyorlar. Tecrid-i mutlak ve haps-i münferid hükmünde bir vaziyette olduğum halde hadsiz şükür olsun ki, sizden gelen sevinç ve sürur bütün sıkıntılarımı ve elemlerimi ve endişelerimi izale eder. Bugünlerde zarurî hizmetimi gören adamlar dahi çekinmeye başladıkları münasebetiyle, bu mektubun arkasındaki fıkrayı onları tatmin ve temin için ellerine verdim. Belki size de bir faidesi var diye gönderdim.

Beni merak etmeyiniz. İnayet-i İlahiye devam ediyor. Ben daha tam Risale-i Nur'un eczalarına bakamadım. Fakat bu kışta benim ve ihvanımın en güzel ve tatlı bir manevî erzakımız olacaklarını tebşir ederim. Medrese-i Nuriye'nin kahramanlarından Hâfız Mehmed'in mektubu, beni çok müferrah ve mesrur eyledi. Merhum Hâfız Mehmed'in tam bir vârisi ve o medresenin üstadı ve çok hâlis olan mübarek pederinin tam hayr-ül halefi olduğunu gösteriyor. Merhum Hâfız Zühdü'nün vâlidesi, benim vâlidem ve hemşirelerim içinde manevî kazançlarıma hissedar ve merhum Hâfız Ali ve Hâfız Mehmed gibi, üstadlarımın içinde bütün okuduklarımda hissedardırlar. Umum kardeşlerime ve hemşirelerime binler selâm.(17)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Hiç merak etmeyiniz, inayet tam devam ediyor. Bana burada istediğim tarzda bir hane yapmak ve iaşe ve müteferrikata ait tahsisatlarını kabul etmediğimden beni sıkıyorlar. Ben de bu lâhika ve ileride onlara vermek niyetiyle, eski yazıyı yazamayan birisi yeni harfle acele yazdırdım. Sonra tashihte çok karıştı. Kusura bakmayınız. Bu şiddetli kışta sizler beni o derece memnun ve minnetdar ve müteşekkir etmişsiniz ki, kıyamete kadar unutmayacağım. Tam beni çalıştırdınız. Cenab-ı Erhamürrâhimîn, her bir kitabın her bir harfine mukabil bin rahmet sizlere eylesin, âmîn. Merhum Hâfız Ali'nin nüshalarını tashih ettim. Sonra size me'haz olmak için göndereceğim.(18)

*Beraetinden sonra üçbuçuk sene Emirdağı'nda münzevi, garib, kapısını hem dışarıdan kilit, hem içeriden sürgü ile kapayan ve yüzde bir adamı zarurî bir iş olmasa yanına kabul etmeyen ve yirmi seneden beri devam eden te'lifini de bırakıp, daha te'lif etmeyen bir adama dünya siyaseti için kapısının kilidini kırıp yanına gelip, Arabî evradından, yanındaki iki levha-i imaniyeden başka taharriciler birşey bulamadıkları halde, bu eziyetin ne derece hilaf-ı kanun olduğunu, zerre kadar aklı bulunan anlar.(19)

*Emirdağ'daki kardeşlerime!

Benim hakkımda evham edenlere deyiniz ki: Biz, hizmet ettiğimiz bu adamın yirmi senelik hayatının bütün mahrem ve gayr-ı mahrem mektublarını ve kitablarını ve esrarını hükûmet şiddetli taharriyatla elde etti. Dokuz ay hem Isparta, hem Denizli, hem Ankara adliyeleri tedkikten sonra, bir tek gün cezayı, bir tek talebesine vermeyi mûcib bir madde -beş sandık kitablarında ve evraklarında- bulunmadı ki; hem Ankara Ehl-i Vukufu, hem Denizli Mahkemesi ittifakla beraetine karar verdiler.

Hem bu zarurî işlerini ihtiyarlığına hürmeten gördüğümüz adam, mahkemece dava etmiş ve bütün hazır arkadaşlarını şahid gösterip, tasdik ettirmiş ki: Yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş; ve on senedir, hükûmetin iki reisinden ve bir vali ve bir meb'usundan başka hiç bir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımağa merak etmemiş. Ve üç senedir harb-i umumîyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş. Ve intişar eden yüzotuz te'lifatından, yirmi sene zarfında yüzbin adamın dikkatle okudukları halde ne idareye, ne asayişe, ne vatana, ne millete hiçbir zararı hükûmet görmemiş. Beş vilayetin dikkatli zabıtaları ve taharri memurları ve mahkeme işiyle iştigal eden üç vilayetin ve merkez-i hükûmetin dört adliyelerinin ağır ceza mahkemeleri en ufak bir suç bulmamış ki, tahliyelerine mecbur oldular. Eğer bu adamın dünya iştihası ve siyasete meyli olsaydı; hiç imkânı var mı ki, bir tereşşuhatı ve emareleri bulunmasın? Halbuki mahkeme safahatında hiçbir emare bulamadılar ki, muannid bir müddeiumumî mecbur olup vukuat yerinde imkânatı istimal ederek mükerreren iddianamesinde "yapabilir" demiş ve "yapmış" dememiş. Yapabilir nerede? Yapmış nerede? Hattâ mahkemede Said ona demiş: "Herkes bir katli yapabilir; bu iddianız ile herkesi ve sizi mahkemeye vermek lâzım geliyor!"

Elhasıl: Ya bu adam tam divanedir ki, bu derece dehşetli umûr-u dünyaya karşı lâkayd kalıyor veyahut bu vatanın ve bu milletin en büyük bir saadetine ihlasla çalışmak için, hiçbir şeye tenezzül etmez ve ehemmiyet vermez. Öyle ise bunu taciz ve tazyik etmek, vatan ve millete ve asayişe bir nevi ihanettir. Ve onun hakkında bu çeşit evham etmek, bir divaneliktir.(20)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Merhum Hâfız Ali'nin Lem'alarını burada hem kendi, hem mahdumu, hem iki kardeşi pek ciddi bir surette Risale-in Nur'a şakird ve naşir ve sahib olmaya mütemadiyen Çalışkan Mehmed Efendi'yle gönderdim. Umum kardeşlerime binler selâm.(21)

* Sâniyen: İstanbul'daki matbaa işinin te'hirinde de merak etmeyiniz. Çünki bu sırada hususan matbaacılarda ehemmiyetli cereyanlar sarsıntı vermesinden, bir parça teenni ile hareket etmeğe mecbur oldular. İnşâallah sonra muvaffak olurlar. Şayet olmasa da her üç-dört muktedir şakirdler bir el makinesini alıp mümkin olduğu kadar beş nüshayı Asâ-yı Musa'dan yeni hurufu bilenler yazmak, eski hurufu güzel yazanlar da herbiri bir Asâ-yı Musa'yı yazmak olan vazife-i kudsiyeyi lâyık olmayan matbaacılara vermemek gerektir.

Sâlisen: Eskiden küçük bir Isparta nâmını alan ve sonra bir tevakkuf devresi geçiren, yine tam küçük bir Isparta olan İnebolu fedakâr şakirdlerinin Asâ-yı Musa tab'ına medar olmak için hediye ettikleri meblağa karşı hem benim tarafımdan, hem Risale-i Nur hesabına 1500 bârekâllah ile tebrik ediniz. Yine küçük bir Isparta olduğunu isbat ettiniz diye selâmımızla tebliğ ediniz.

Casusların eline geçen mektublar umumî midir, yoksa bir kısmı mıdır? Getiren adam da kimdir, nasıl haber almışlar diye merak ettim. Fakat bu hâdise hayırdır. O adam da müteessir olmasın.(22)

*Risale-i Nur'un bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye boğazlar hakkında bir boşboğazlığı münasebetiyle bir-iki şey sordum. Baktım, alâkadarane ve bilerek cevab verdi. Kalben "yazık" dedim. Bu vazife-i Nuriyede zararı olacak. Sonra şiddetle ikaz ettim. "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" bir düsturumuz vardır. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstur onlara merhamete liyakatini selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister.(23)

*Madem Arabîce altmışdörde girdik, işaret-i gaybiye gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rumi tarihi olsa, daha iki senemiz var. Halbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te'hir edilen risaleler kalmış. Meselâ: Otuzuncu Mektub ve Otuzikinci Mektub ve Otuzikinci Lem'alar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış. Kalbime ihtar edilmiş ki: Eski Said'in en mühim eseri ve Risale-i Nur'un fatihası, Arabî ve matbu' olan İşarat-ül İ'caz Tefsiri, Otuzuncu Mektub olacak ve olmuş. Eski Said'in en son te'lifi ve yirmi gün ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzum gelen Lemaat Risalesi, Otuzikinci Lem'a olması ve Yeni Said'in en evvel hakikattan şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şu'le ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuzüçüncü Lem'a olması ihtar edildi. Hem "Meyve" Onbirinci Şua' olduğu gibi, Denizli Müdafaanamesi de, Onikinci Şua' ve hapiste ve sonra Küçük Mektublar Mecmuası Onüçüncü Şua' olması ihtar edildi. Ben de aziz kardeşlerimin tensiblerine havale ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır, bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir.(24)

* Risale-i Nur'un zaîf veya yeni şakirdlerini vesveseden kurtarmak için beyan ediyorum ki: Gizli bir komitenin desisesiyle safdil bazı hocalar veyahut bid'a tarafdarları bazı muarızlar, Risale-i Nur'un hiç zedelenmez bazı hakikatlarına karşı gelmek için, benim çok kusurlu ve -itiraf ediyorum- çok hatalı şahsımın noksanlarını ve hatalarını işaa etmek ve beni onlar ile çürütmekle Risale-i Nur'a ilişmek ve darbe vurmak istediklerinin bu yirmi senedir yirmi ehemmiyetli hâdisesi var. Hattâ iki defa hapsimize de bir nevi vesilesi olduğundan, dostlarıma ve Risale-i Nur'un şakirdlerine ilân ediyorum ki: Ben, Cenab-ı Hakk'a şükrediyorum ki; nefsimi kendime beğendirmemiş ve kusurlarımı kendime bildirmiş. Değil kendimi satmak, hodfüruşluk etmek, belki kemal-i mahcubiyetle Risale-i Nur'un mübarek şakirdleri içinde onların samimiyet ve ihlası ile kendimi afvettirmek ve onların manevî şefaatıyla günahlarıma bir keffaret aramaktır. Bana itiraz edenler, gizli ayıblarımı bilmiyorlar. Yalnız zahirî bazı hatalarımı bahane edip ve yanlış olarak Risale-i Nur'u benim malım zannedip Risale-i Nur'un nurlarına perde çekmek, intişarına rekabet etmek için derler: "Said cuma cemaatine gelmiyor, sakal bırakmıyor" gibi tenkidleri var.

 Elcevab: Ben, çok kusurları kabul ile beraber derim: Bu iki mes'elede büyük mazeretlerim var.

Evvelâ: Ben Şafiîyim. Şafiî Mezhebinde cumanın bir şartı; kırk adam imam arkasında Fatiha okumaktır. Daha başka şartlar da var. Onun için burada bana cuma farz değil. Ben, mezheb-i A'zamîyi takliden, bazan sünnet olarak kılıyordum.

Sâniyen: Yirmi senedir haksız olarak beni insanlarla görüştürmekten men'ettikleri için, -hem bu âhirde, resmen dört ay evvel perde altında insanlarla temas ettirmemek için tenbihat olmuş- hem yirmibeş senedir ben münzevi yaşadığım için, kalabalık yerlerde huzur bulamıyorum ve herkesin arkasında mezhebimce iktida edip namaz kılamıyorum ve okumakta yetişemiyorum ve daha Fatiha'nın yarısını okumadan, imam rükua gidiyor. Bizde Fatiha okumak farzdır.

Sakal mes'elesi ise: Bu bir sünnettir, hocalara mahsus değil. Bu millette yüzde doksan sakalsız olanların içinde küçükten beri sakalsız bulundum. Bu yirmi senedir bana resmî hücumlarda bazı arkadaşlarımın sakallarını kestirmeleriyle, benim sakal bırakmadığım bir hikmet, bir inayet-i İlahiye olduğunu isbat etti. Eğer sakal olsaydı traş edilseydi, Risale-i Nur'a büyük bir zarardı. Çünki ölecektim, dayanamayacaktım. Bazı âlimler "Sakalı traş etmek caiz değildir" demişler. Muradları sakalı bıraktıktan sonra traş etmek haramdır demektir. Yoksa hiç bırakmayan, bir sünneti terketmiş olur. Fakat bu zamanda, dehşetli pek çok günah-ı kebireden çekinmek için, bu terk-i sünnete mukabil, Risale-i Nur'un irşadıyla, yirmi sene haps-i münferid hükmünde işkenceli bir hayat geçirdik; inşâallah o sünnetin terkine bir keffarettir.

Hem bunu kat'iyyen ilân ediyorum ki: Risale-i Nur, Kur'anın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahib olayım; tâ ki kusurlarım ona sirayet etsin. Belki o Nur'un kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherat dükkânının bir dellâlıyım. Benim karmakarışık vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunamaz. Zâten Risale-i Nur'un bize verdiği ders de, hakikat-ı ihlas ve terk-i enaniyet ve daima kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsini ehl-i imana gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene -fakat hakikat olmak şartıyla- minnetdar oluyoruz, Allah razı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; kusurumuzu, -fakat garaz ve inad olmamak şartıyla ve bid'alara ve dalalete yardım etmemek kaydı ile- kabul edip minnetdar oluyoruz.(25)

* Aziz, sıddık, metin, sarsılmaz, sebatkâr, fedakâr, vefâdar kardeşlerim!

Bilirsiniz ki Ankara ehl-i vukufu Risale-i Nur'a ait kerametleri ve işaret-i gaybiyeleri inkâr edememişler. Yalnız, yanlış olarak o kerametlerde beni hissedar zannedip itiraz ederek, "Böyle şeyler kitabda yazılmamalı idi; keramet izhar edilmez." diye hafif bir tenkide mukabil müdafaatımda onlara cevaben demiştim ki:

Onlar bana ait değil ve o kerametlere sahib olmak benim haddim değil. Belki Kur'anın mu'cize-i maneviyesinin tereşşuhatı ve lem'alarıdır ki hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur'da kerametler şeklini alarak (şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerini takviye etmek için) ikramat-ı İlahiye nev'indendir. İkram ise, izharı bir şükürdür, caizdir, hem makbuldür. Şimdi ehemmiyetli bir sebebe binaen bu cevabı bir parça izah edeceğim. Ve "Ne için izhar ediyorum ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat yapıyorum ve ne için birkaç aydır bu mevzuda çok ileri gidiyorum. Ekser mektublar o keramete bakıyor?" diye sual edildi.

 Elcevab: Risale-i Nur'un hizmet-i imaniyesinde bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüzbinler tamiratçı lâzım gelirken, hem benimle lâakall yüzer kâtib ve yardımcı bulunmak ihtiyaç varken, değil çekinmek ve temas etmemek, belki millet ve ehl-i idare takdir ile ve teşvik ile yardım ve temas etmek zarurî iken ve o hizmet-i imaniye hayat-ı bâkiyeye baktığı için hayat-ı fâniyenin meşgalelerine ve faidelerine tercih etmek, ehl-i imana vâcib iken, kendimi misal alarak derim ki:

Beni herşeyden ve temastan ve yardımcılardan men'etmek ile beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i maneviyelerini kırmak ve benden ve Risale-i Nur'dan soğutmak ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaîf, garib, kimsesiz bir bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi (başına) yüklemek ve bu tecrid ve tazyiklerde maddî bir hastalık nev'inde insanlar ile temas ve ihtilattan çekilmeğe mecbur olmak, hem o derece tesirli bir tarzda halkları ürküttürmek ki, en ziyade merbut görülen bazı dostların bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terketmek derecesinde ürkütmek ile kuvve-i maneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde bütün o manilere karşı Risale-i Nur şakirdlerinin kuvve-i maneviyelerinin takviyesine medar ikramat-ı İlahiyeyi beyan ederek Risale-i Nur etrafında manevî bir tahşidat yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tek başıyla (başkalarına muhtaç olmayarak) bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa hâşâ kendimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek, hodfüruşluk etmek ise; Risale-i Nur'un ehemmiyetli bir esası olan ihlas sırrını bozmaktır. İnşâallah Risale-i Nur kendi kendine, hem kendini müdafaa ettiği, hem kıymetini tam gösterdiği gibi, bizi de manen müdafaa edip kusurlarımızı afvettirmeğe vesile olacaktır.(26)

* Bu sekiz parçayı Ankara ehl-i vukufu tedkik etmiş, itiraz etmemişler. Yalnız demişler: "Keramet sahibi, kerametini yazmaz." Ben de onlara cevab verdim ki: Bu benim değil, Risale-i Nur'un kerametidir. Risale-i Nur ise, Kur'anın malıdır ve tefsiridir dedim, onlar sustular; demek kabul ettiler. Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasib olurdu; fakat bu hadsiz ve kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az ve zaîf ve fakir olan bizlere kuvve-i maneviye ve gaybî imdad ve teşci' ve sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat'iyye oldu, ben de yazdım. Benim benliğime bir hodfüruşluk verip sukutuma sebeb olsa da, ehemmiyeti yok. Bu hizmete, yani ehl-i imanı dalalet-i mutlakadan kurtarmağa lüzum olsa dünyevî hayat gibi, uhrevî hayatımı da feda etmek bir saadet bilirim; binler dostlarım ve kardeşlerim Cennet'e girmeleri için Cehennem'i kabul ederim.(27)

*Hâkim kendisi müddeî olsa, elbette "Kimden kime şekva edeyim, ben dahi şaştım" benim gibi bîçarelere dedirtir. Evet, şimdiki vaziyetim hapisten çok ziyade sıkıntılıdır. Bir günü, bir ay haps-i münferid kadar beni sıkıyor. Bu gurbet ve ihtiyarlık ve hastalık ve yoksulluk ve za'fiyetle, kışın şiddeti içinde herşeyden men'edildim. Bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka kimse ile görüşmem. Zâten ben, tam bir haps-i münferidde yirmi seneden beri azab çekiyorum. Bu halden fazla bana tecrid ve tarassudlarıyla sıkıntı vermek ise, "gayretullah"a dokunup, bir belaya vesile olmasından korkulur. Mahkemede dediğim gibi; nasılki dört defa dehşetli zelzeleler, bize zulmen taarruzun aynı zamanında gelmesi gibi pek çok vukuat var. Hattâ tahmin ederim ki; benim hukukumu muhafaza ve beni himaye etmek için çok güvendiğim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesi'ndeki Risale-i Nur hakkında müracaatıma bilakis ehemmiyet vermedi, beni me'yus etti, adliyenin yangınına bir vesile oldu ihtimali var.(28)

*Eğer o mahpus daha inkâr ediyorsa hiç ilişmeyiniz. Çünki o paranın on, belki kırk mislini maddeten zarar ettiği halde şimdi yine inkârında ısrar ederse, herhalde vazifedar bir iki adamı teşrik etmiş. Beni incitmediklerine mukabil bir nevi rüşvet hesabıyla bir kısmını onlara vermiş. Daha tamir edemiyor ki; bu büyük hasaretini ve sû'-i şöhretini kabul ediyor. Belki de her fırsattan istifadeye çalışan düşmanlarımızdan bir zındık ve aleyhimizde bir adliye memuru onu tutuyor, cesaret verir. Yüzde doksandokuz adamın nefretine ve tekzibine hedef ediyor. Ben o bîçareye acıyorum. Onun için o parayı isterdim. Yoksa hükûmet tarafından iaşe, hem sair masraflara dair ayda verilen tahsis edilen yüz banknotu kabul etmeyip hükûmeti kızdırarak maddeten çok zarara ve sıkıntılara tahammül eden bir adam, o parayı sadaka sayıp beş para ehemmiyet vermezdi. Hem böyle işlerde Hüsrev alâkadar görünmesin. Tâ aleyhinde böyleler bir söz söylemesinler. Risale-i Nur'un hizmetine bir zarar gelmesin. Eğer ikrar ediyorsa, o paradan başkalara verdiği kısım kalsın. Yalnız kendinde kalan miktarı versin. Tâ bu dehşetli hatadan temizlensin. Ben de onu helâl edeceğim ve bu sû'-i şöhretini tamir etmeğe çalışacağım..(29)

* Kahraman Rüşdü, oraya gelen Mehmed Efendi'ye demiş ki: Isparta hapsinde emanet parayı inkâr eden adam parayı getirmiş, teslim etmiş. Eğer hakikat ise, o paradan Âyet-ül Kübra'nın otuz nüshasının fiatlarını alınız, o nüshaları bana gönderiniz. Tâ o otuz nüshayı ben satacağım, kendi nafakam için o mübarek fiatını sarfedeceğim. Emanet kitabları da bekliyoruz. Siz daha iyi bilirsiniz, nasıl gönderirseniz gönderiniz. Bugün bir nüsha Meyve'yi tashih ederken bana çok azametli ve ehemmiyetli ve hakikatlı göründü. Bu ehl-i dünyaya bağırarak dedim? "Ne haltetseniz ediniz. Madem Cenab-ı Hak bu Firdevs meyvesini gayet geniş bir dairede okutturup herkesin nazar-ı dikkatini ve merakını celbedecek bir surette ve en muannid dinsizleri, düşmanları susturacak bir kuvvette Risale-i Nur şakirdlerine ihsan eyledi. Bize verdiğiniz bütün işkencelere ve sıkıntılara beş para ehemmiyet vermeyiz." dedim. O göndereceğiniz emanetler içinde Onuncu ve Onbirinci Mes'eleleri tahattur ettim. Onun için emanet kitabları bekliyoruz dedim.

Umum kardeşlerim dediğim vakit masumlar taifesi, ümmi ihtiyarlar ve muhterem hemşireler kısmı içinde daima niyet ediyorum. Bu manada umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyor ve dualarını rica ediyoruz.(30)

* Hüsrev mektubunda demiş ki: Yüzümüzden çektiğin zahmetlerden hakkını helâl et. Ben de derim: Yüzbin defa helâl ediyorum. Çünki o zahmetler bütün rahmetler oldu, noktaları silindi. Fakat benim hatalar ve kusurlarımla, sizin çektiğiniz zahmetler cihetiyle hakkınızı siz bana helâl etmelisiniz. Ben itiraf ediyorum ki, sizin gibi hâlis, sâfi zâtlara tam kardeş olmağa lâyık değilim. İnşâallah Cenab-ı Hak merhametiyle sizlerin yüzünden beni de afveder.(31)

* Mübarek Isparta'nın da yağmursuzluktan şekvası beni mahzun eyledi. İnşâallah yevmî bir rahmet olan Risale-i Nur tam bir serbestiyetle mahkemenin elinden çıksa, nüzûlüne ve belaların def'ine ve yağmurun yağmasına vesile olur ve küllî bir sadaka hükmüne geçer. Hakikaten dünyaperest insanlar, zeminin başına gelen fırtınalar ve zelzelelerden akılları başlarına gelmediğinden, daha azab çekmek ihtimali beni korkutuyor. Cenab-ı Erhamürrâhimîn ehl-i imanı muhafaza eylesin ve zalimlere tövbe ve nedamet ve istiğfar ihsan etsin, tâ umumî belalar gelmesin, âmîn.

Bu defa teberrükünüz ve selâmetiniz beni müteaddid vaziyetlerden ve hastalıklardan, verdiği sürurla bir derece kurtardı. Hattâ canım kiraz istiyordu. Eskide Kâtib Osman'ın bana hediye ettiği güzel ve tatlı kirazları gibi burada bulunmuyordu. Birden bu teberrükü bana hem şifa, hem en ince kalbî arzularımı dahi nazar-ı merhamette ve inayette olduğunu bildirdi. Ben de o sepette herbir tanesini birer şakird kardeşlerim hesabına olarak habbe adedince hediyelerdir diye kabul ettim. Zeki Zekâi'nin çayı da ve Nur'un Gül fabrikasından haber veren gülyağı şişeler de ve bisküvitler de aynen birer eser-i inayet ve gizli arzularıma tevafuk sırrıyla onları da umum mübarek kardeşlerimin hesabına bu mübarek Receb-i Şerifin ve bu geceki mübarek Leyle-i Regaib'in birer manevî hediyeleri olarak hakkımızda bu şuhûr-u selâsede ve kıymetdar kudsî gecelerinde duaların ve arzularımızın makbuliyetine bir emare, bir müjde diye sevinçle aldım.

Umum kardeş ve hemşirelerimize selâm ve mübarek şuhûr-u selâsede dualarına muhtaç kardeşiniz..(32)

* Denizli'de zahiren hapisteki risaleler, pek çok faaliyet gösterdiğini ve gizli intişarla kendini okutturduğunu kat'iyyen bildim. Birden Denizli'yi, hapishane misillü nurlandırmış. Benim merakımı izale etti. Siz de merak etmeyiniz. Perde altında ehemmiyetli vazifesi bir derece bitse, teslim alınacak.(33)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelen: Mübarek Hüsrev'in mektublarında Lâhika'ya girecek çok parçalar var. Ben onları muhafaza edip müsaid zaman bekliyorum. Şimdilik bu yeni mektubu nümune için gönderdik.

Sâniyen: Bir zahmet içinde bir cilve-i rahmettir ki; ben Asâ-yı Musa'dan başında Süleyman namını gördüğüm için onu tashihe başladım. Halbuki hem tashihsiz, hem birkaç zâtın kalemi ile eski ve tashih görmemiş nüshalardan istinsah edildiğinden ben çok yoruldum, zahmet çektim. Hem za'fiyet, hem sair işlerin çokluğundan dedim: "Süleyman'lar daima beni incitmeden istirahatime çalışmışlar. Neden bu Süleyman bir parça zahmet verdi?" Birden kuvvetli bir ihtarla kalbe geldi ki: "Senin bu küçük zahmetin, büyük bir rahmet ve inayet olup sana dahi o yazanlar derecesinde bu birinci vazifede tam bir kâtib faziletini ve sevabını kazandırıyor." Ben de kemal-i şükranla mesrur oldum ve zahmet noktasını sildim ve Süleyman'lar her vakit iyidirler dedim.

Sâlisen: Yeşil Sâlih'in dediği gibi, Risale-i Nur'un nurlarını en evvel merkez-i ülema ve Meşihat-ı İslâmiye'nin vazifesiyle alâkadar İstanbul Fetva Dairesi'ndeki hocalar tedkik etmişler ve Ankara ehl-i vukufundan evvel o vazife onlara havale edilmiş. O zâtlar dahi değil tenkid ve itiraz, belki tam takdir ve tahsin ederek İstanbul âlimlerinin insaf ve hakperestliklerini isbat etmişler. Ben onlardan çok minnetdar oldum. Cenab-ı Hak onlardan razı olsun. O koca merkezde her çeşit rakibler varken, benim de ifadede çok kusurlarım bulunurken bu zâtların ilişmemeleri hakikaten büyük insaniyet ve dindarane bir insaftır. Benim tarafımdan onlara teşekkürlerimi tebliğ ediniz. Umum kardeşlerime selâm.(34)

*Aziz, sıddık kardeşlerim!

Ben dünyaya bakmadığım için hâlini bilemedim. Halbuki İstanbul'da perde altında siyasî fırtınalar ve idare-i örfiye içinde Risale-i Nur gibi azametli bir eser matbuat cihetiyle şimdi çıksa idi, alâküllihal o cereyanların bir kısmı onu iltizam ederek siyaset âlemine temas ettirecektiler. Bu ise bütün bütün Risale-i Nur'un ihlasına ve mesleğimize muhalif ve çok zararlı olacağı gibi, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hattını muhafazaya memur olan Risale-i Nur, o vazife aleyhinde yeni hurufa fetva veriyor tarzında ehemmiyetli zarar olacaktı. Hem beş cihetle ibadet hükmünde olan Risale-i Nur kitabeti noksanlaşacak idi. Herkes kolay olan matbu' nüshalarını arayacaktı. Hem de $ sırrı ile Hazret-i Ali Radıyallahü Anh'ın vasiyetini terketmek ve zararlı ve dağdağalı mübareze suretinde hem ehl-i dalalet, hem ehl-i bid'aya, hem ehl-i siyasete, hem haricî cereyanlara karşı cepheler almağa mecburiyet olurdu. Demek hakkımızda ve Risale-i Nur'un fütuhatı hakkında en hayırlısı, İstanbul'da bu fırtınalar zamanında tab'ını te'hir etmekti. $ parlak bir surette hakkımızda cereyan ediyor. Kahraman kardeşimizin de seyahatı ve çalışması çok faidesi olmuş, çok ehemmiyetli şahısları Risale-i Nur ile aşılamış, perde altında Nur'un orada da intişarına bir meydan açmış.

Sâniyen: Asâ-yı Musa Mecmuasını eski harfi bilenler birer tane yazmak ve makinası bulunan veya elde edebilenler beş'er taneyi beraber çıkarabilir. Bu suretle beş nevi ibadet olan kitabet-i Nuriye şakirdlerine kalır, lâyık olmayanların ellerine verilmez(35)

* Talebelerin kuvve-i maneviyelerine zarar gelmesin, ümidleri kırılmasın, alâküllihal bu tab' olacak. Fakat İstanbul gibi acib bir yerde, pek çok cihetlerle nazarlar ona müteveccih ve siyasetçilerin en mühimleri orada tesirli bir surette çalışması cihetinde, Risale-i Nur şimdilik onlar içinde meydana çıkmamak lâzım geldiği için te'hir eyledi. Yedi seneden beri dünyaya beni baktırmayan, harb-i umumîyi bildirmeyen, göstermeyen o hikmet şimdilik Risale-i Nur'un orada tab'ını te'hir ettirdi.(36)

* Risale-i Nur'un şübhemiz kalmadı ki bir kerametidir ki, bu defa hafiyelerin matbaaya gönderilen İhlas ve saire şeylerimizi evrak-ı muzırra gibi müsadere etmeleriyle Risale-i Nur şakirdlerine küçük bir tokat vurmalarının cezası olarak yüz derece şiddetli bir tokat, iki-üç gün sonra aynı vakitte İstanbul'da başlarına vuruldu. O tokat acıları perde altında çok işleyecek, yarası çabuk kapanmaz. Bu bedbahtlara yüz defa söyledik ki: Risale-i Nur'a ilişmeyiniz, bela gelir. Sonra başınıza patlak verir. Hem kardeşlerim, bu tab'ın te'hirinde kuvve-i maneviyenize bir zarar gelmesin. Bilakis daha ziyade metanet ve sebat ile ve ümid ve inşirah ile Risale-i Nur'un intişarına çalışınız. Matbaanın tahir olmayan elleriyle yeni huruf libasında 500 nüshayı vermesine bedel, inşâallah Risale-i Nur şakirdleri 5000 nüshayı temiz elleriyle hatt-ı Kur'an ile müslümanların ellerine yetiştirecekler.

Hem pek büyük sevablar ve hayırları kazanıp ve tam lâyık ve müstehak ve kıymetini takdir eden ehl-i imanın ellerine verilecek. Eğer bu defa tab' olsa idi çok zararları olup onun verdiği menfaatı bozardı. Ezcümle: İstanbul şimdi başka bir tarzda siyasetçilerin ocağı hükmüne geçtiğinden, herhalde Risale-i Nur'u siyasetle bulaştıracaktılar. Ben İstanbul'u bu harbden sonra siyasetten nefret etmiş, çirkinliğini müşahede etmiş, çok zaman İslâmiyetin bir merkezi olmasından hakaik-ı İslâmiyede zevkini ve tesellisini arayacak vaziyetine gelmiş diye Risale-i Nur'un orada tab'ına taraftar olmuştum. Fakat şimdi anladım ki; bîçare İstanbul daha müdhiş ve daha fena bir tarzda siyasetlerin meydanı hükmüne geçmiş. Hatamı anladım. Evet lüzumsuz, zararlı âfâkî siyasetlerle bulaşmış, meşgul olmuş, menhus zevkleri içinde aramaya başlamış ve her maksadın fevkinde siyasetle meşgul olmuş bir kafa, hakikî ve bâki ezvak-ı imaniye ve hakaik-ı Kur'aniyeyi elbette sâfi ve hâlis bir tarzda alamaz, hazmetmez.

Hem ikinci bir zarar: Kalemle hizmet-i imaniyeyi yapan kahraman şakirdlerin yazıda şevkleri kırılacaktı. Matbaaya itimad edip hararetle yazıya çalışmayacaklardı. Bu ise pek büyük zarardır. Her ne ise, daha bunun gibi ehemmiyetli zararlar terettüb edebilirdi. Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle bu zararlardan himaye için tab'ı te'hir etti.(37)

* Sandıklı'da kardeşlerimizin elinde buradaki mektubları almaları sizi müteessir etmesin, bilakis memnun olunuz. Çünki o mektublardaki hakikatlar onlara ve bizimle alâkadar olanlara okutmak lâzım idi. Okusunlar, akılları başlarına gelsin. Onların yüzünden bizlere verdikleri sıkıntının on zararı varsa, o hakikatlara resmî gözlerle bakmaları ve bu hakikatlardan başka sırlarımız olmadığını bilmeleri, Risale-i Nur noktasında bin faidesi var.

Bir vakit hapishanede demiştim: Benim şahsımı beraet etmezlerse daha iyidir. Çünki âlem-i İslâm Risale-i Nur'u, hiçbir şeye vasıta olmadığını ve bid'alara müsaadekâr olmadığını ve riyaya, dalkavukluğa tenezzül etmediğini benim mahkûmiyetimle bilecek. Aynen o mes'ele gibi, şimdi İstanbul'da yeni harflerle Risale-i Nur'un tab' edilmemesi; âlem-i İslâmın nazarında hiçbir şeye âlet olmaz ve mevcud hatalara iştirak etmez ve ehl-i dünyaya müsamahakârane riyakârlık etmez ve hiçbir kuvvete karşı geri çekilmez bir mu'cize-i Kur'aniye olduğunu kabul etmeğe bir vesile oldu. Yoksa bu heyecanlı zamanında matbuat lisanıyla serbestçe çıkması, çok ithamlar altında kalabilirdi. Onun için $ sırrıyla te'hirde büyük bir hayır var. Yalnız bir kısım şakirdlerin bir parça şevklerini kırdı. Şimdiki çalışmada bir parça fütur gelmesi; bu kışın şiddetli soğuğu, siyaset kışının fırtınalı kışı ve İstanbul'dan sirayet eden cereyanların pek gürültülü kışı ve vehham insanların bizlere karşı pek soğuk ve manasız ilişmeleri cihetinde muvakkat bir fütur, zaîf bir kısma gelebilir. Fakat kahraman olan has şakirdleri daha ziyade çalışmağa gayret etmeleri, o zaîfleri de inşâallah şevke getirir. Asâ-yı Musa'nın hâtimesinde, madem tensibinizle hem İhlas, hem İktisad yazılacak. İktisad'ın arkasında da Yirmisekizinci Mektub'un en ehemmiyetli mes'elesi olan Şükür hakkındaki risalecik yazılmak münasibdir. Her vakit ihtiyat bizim için "sırran tenevveret" sırrıyla lâzım olduğu gibi; şimdi gerçi bizi inciten kuvvet ikileşti. Bizi serbest bırakmak lâzım gelirken, dostluk suretiyle casusları içimize sokmak istiyorlar. Daha ziyade biz ihtiyat etmeliyiz. Fakat yazıda zarar gelmemek şartıyla..

(Hâşiye): Yetmiş sene bana arkadaşlık eden, bâki kalan iki dişimden bir dişim size yazdığım bu mektubdan on dakika evvel kendi kendine çıktı. Ağzımda bir tek kaldı. Bunu Hüsrev'e bir hatıra olarak göndermek istedim. Fakat şimdi yanımda kalmak istenildi. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.(38)

 

*Benim de kanaatım bu tab' işi geri kalmak çok maslahatlı olmasından Risale-i Nur'a himayetkârane bir ikram-ı İlahî ve bir inayet-i Rabbaniyedir ki, Afyon-Kütahya ortasında kanunsuz, sebebsiz hafiyelerin İhlas, İktisad gibi herkese menfaatli ve lâzım risaleleri evrak-ı muzırra gibi müsadere edip alıp bize bir küçük vurmaları, Afyon'a getirmeleri, İstanbul'daki tab' mes'elesini müşkilât yapmalarına karşı, İstanbul hâdisesiyle o zulmün on derece fevkinde tokat yüzlerine vuruldu, intikamımız alındı..(39)

* Yeşil Sâlih buranın kaymakamı vasıtasıyla bana mektublar yazdığı sebebiyle sorduğu sualler bir parça onları okşamak için bir kısmı ehemmiyetsiz ve bir kısmı da cevabı zahirdir. Bu zât hakikaten bizimle ziyade alâkadardır. Şimdi bu dakikada Çalışkan'lardan Hasan Efendi'ye yazdığı bir mektubunu gördüm. İçinde diyor: Said için ben reise ve başvekile mektub yazacağım.(40)

* Bu defa tekrar Yeşil Sâlih tarihçe-i hayatıma aid ve eski ve yeni hapsimize ve te'lif olunan Nurlara dair on ehemmiyetli sualleri soruyor. Tâ yazmakta olduğu bu asrın tarihçe-i ülemasının içinde yazsın. Ben ise şimdi başımı kaşıyacak kadar vakit bulamıyorum. Sizler ve Feyzi, Abdülmecid ve Salahaddin gibi Nurlar noktasında hayatımı bilen ve tedkik edenler; İhtiyarlar ve Âyet-i Hasbiye ve Tarihçe-i Hayat (eski ve yeni) ve Müdafaat Risaleleri cevab versinler. Yeşil Sâlih'e karşı sahifedekini yazdım. Siz de ayrı bir cevab yazarsınız. Umuma selâm ve selâmetlerine dua ederiz.(41)

* Şehid merhum Hâfız Ali'nin mübarek refika-i ebediyesi Ümmühan'ın kendi yazdığı ve bize hediye ettiği Onuncu Söz'ün zeyilleriyle her bir harfine mukabil hem ona, hem o şehide binler rahmet ve hasenat defterlerine yazılsın, âmîn. Yeşil Sâlih'in suallerini de size gönderdik. Haşiyecik: Tahirî ve Terzi Mehmed'in terlikleri umum Medreset-üz Zehra talebeleri namına kabul edildi.(42)

* Aziz kardeşim!

Binler safalarla gittin, geldin. Sizler nasıl münasib görseniz, kabul ederim. Eğer eski harfle imkân varsa evvelâ ikinci vazifenin mahsulü ve Zülfikar-ı Mu'cizat-ı Ahmediye ve Kur'aniye namındaki mecmua gayet dikkatle ve ihtimamla tashihine ve eğer kabil ise tevafuklu olmasına çalışsın. Şimdilik nümune olarak bu defa beraber aldığın ve Asâ-yı Musa'nın bir zeyli ve müellifin bir tercüme-i hayatı namındaki mecmua tab' edilsin. Fakat ben dünyanın vaziyetini bilmediğimden, fırkalar fırtınası bizim bu mes'elemize ilişmemek için mümkün olduğu kadar ihtiyat etmemiz lâzımdır. Sizlerin şimdiye kadar isabetli ve tam yerinde hattâ ruhanîleri dahi alkışlamaya sevkeden kudsî hizmetiniz ve hakikatbîn tedbirleriniz ve eski ve yeni Said'lerin ve Abdurrahman'ın vazifelerini tam tamına yapmanız gösteriyor ki: Risale-i Nur ve Medreset-üz Zehra'sı hakikî sahib ve hâmi ve naşir ve şakirdlerini bulmuş. Daha bu bîçare, zaîf, perişan, ihtiyar Said'e ihtiyaç kalmamış.

Sâniyen: Nurların neşrinde muvaffakiyetli kahraman Tahirî, sureten bu defa casusların ziyade dikkatleri için görüşmediğimizden müteessir olmasın. Her günde çok defa manen görüşüyorum. Zâten meşrebimizde surî sohbet lâzım değil. Hangi risale okunsa, sizlerle manevî bir sohbettir ve görüşmektir. Ben de yazılarınızı okudukça sizi arkasında görüp müteselli ve mesrur oluyorum. Ve senin mübarek hanen, küçük bir medrese-i Nuriyedir. İçindekilere pek çok selâm ve dua ederek, dualarını isterim. Siz benim tarafımdan Isparta ve civarındaki umum kardeşlerimize bir ruhlu ve hayatdar mektubsunuz. Selâm ve çalışmalarını çok tahsin, takdirlerimi onlara tebliğ ediniz.(43)

* Kardeşlerim! Hakikaten omuzlarımızdaki hizmet-i imaniyeye binler bizim gibi ciddi müştaklar iştirak etmek lâzımgeliyor. Biz kendi başımızla çok zor dayanıyoruz. Hem zaîfiz, hem yük ağır, hem bize ilişen pek çok. İnşâallah Asâ-yı Musa yeni hurufla tab' edilse biz çok istirahat edeceğiz. İnşâallah omuzumuzdaki ağırlığa binler el yardım edecek. Bizim yerimizde onlar omuzlarına alacak diye rahmet-i İlahiyeden kuvvetli ümid ediyoruz. Biz de nefes alıp istirahat edeceğiz inşâallah. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.(44)

* Aziz, sıddık, metin, fedakâr kardeşlerim ve vârislerim!

Evvelen: İkinci vazife olan Mu'cizat Mecmuasına bir nam istedim. Birden Asâ-yı Musa'ya denk gelebilen Zülfikar-ı Mu'cizat-ı Ahmediye ve Kur'aniye hatırıma geldi.

Sâniyen: Hüsrev'in mektublarından hülâsaları çok güzel oluyor. Tam iktidar ve ferasetini bildiriyor. Ben de gördükçe mâşâallah diyorum. Nümune olarak bu defa mektubunu size Lâhika'ya girmek için gönderdim. Mübarek Refet'in suali ehemmiyetlidir. Fakat şimdi cevaba müsaadem yok. Cenab-ı Hak ona şifalar versin, âmîn. Doktordan evvel Hasta Risalesi'ne müracaat etsin. Ve güzel fikri ve güzel kalemi ile Nurlara hizmeti ve Hüsrev'e yardımları ehemmiyetlidir. Allah razı olsun.

Sâlisen: Merhum Hâfız Mehmed'in iki kardeşinin mektubunu Lâhika'ya geçirdik. Benim büyük üstadlarımın içinde Risale-i Nur'a fevkalâde büyük hizmetleri için Hâfız Ali'yi ve Mehmed Zühdü ile beraber Hâfız Mehmed'i daima isimleriyle manevî kazançlarıma hissedar ediyorum. Bu iki kardeşi aynen onun yerinde iki Hâfız Mehmed hükmünde bildim, bârekâllah dedim.

Râbian: Güzel bir yazı ile edibane, beligane fakat meczubane bir mektubu Halil İbrahim'den Nur hakkında garib senalar ve acib vasıflarla dolu aldım. O mübarek kardeşimizin manevî bir nevi duası ve sadakatının bir tezahürü diye Lâhika'ya geçirdik, size gönderdik. Ve Safranbolu'da Mustafa Osman'ın arkadaşlarından pek ciddi ve sebatkâr ve hanesini bir küçük medrese-i Nuriye yapan Hıfzı'nın iki masum mahdumlarının yazdıkları Asâ-yı Musa mecmuasını bize göndermesi, her sahifesi bir büyük hediye kabul edildi. Umuma selâm.(45)

*Bir kısım Asâ-yı Musa mecmuasında müstensihlerin çok sehivleri var. Tashihe ziyade dikkat ve himmet lâzımdır. Hüsrev ve yardımcıları elhak fevkalâde iş görüyorlar ve şübhesizdir ki onlar inayete mazhardırlar. Yoksa bu ağır şerait altında elim de bağlı gibi olması cihetinde ve Nurlara ve Nurculara çok zarar olurdu.(46)

* Çok aziz, tam sıddık, hakikî kardeşlerim!

Evvelâ: Sizin gönderdiğiniz Asâ-yı Musa nüshalarını tashih ederken gördüm ki: Pek çok manevî bahçeleri içine almış bir büyük ve kudsî bahçedir. Herkes her bir hakikatına muhtaç olmazsa da, herhalde her taife ondan istifade edebilir ve hisse alır. Sonra tenkid nazarıyla baktım. İlmen ve aklen ve mantıken bir medar-ı itiraz bulmadım. Yalnız bazı müşevveş haletlerde ve acelelikle te'lif edilmesinden ve müstensihlerin sehivlerinden gelen bazı kusurları affettirecek çok mehasini var. İnşâallah bu risale, yazıcılarına pek çok sevabları ve daimî hasenatları onların defter-i a'mallerine yazacak.

Sâniyen: İlm-i Mantık'ta kaziye-i makbule yani avam-ı nâs mutemed ve makbul zâtların bir mes'elede kabullerini hüccet ve bürhan yerinde o mes'elenin tasdikine kâfi görüp iman eder. O halde o zâtlara hüsn-ü zan kırılmamak lâzımdır. Amma Risale-i Nur ve bilhassa bu risale ise Mantık'ın en kuvvetli ve en yakînî olan bürhanlı ve Mantık'ça evveliyat ve yakîniyat kaziyelerindendir ki müellifine bakmaz. Yalnız hüccetlerine bakar. Onu söyleyen adam bozulsa veya çürütülse ve ne olsa olsun hiç zarar vermez. Ve bu hakikata binaendir ki, bu ehemmiyetsiz ve çok kusurlu şahsımın düşmanlar tarafından çürütülmesi ve benim de bilâ perva şahsen âdiliğimi ve kusurlarımı itiraf etmemle Risale-i Nur'un yüksek kıymetine bir zarar vermiyor.

 

Sâlisen: Risale-i Nur başka kitablara benzemez. Kelimelerinde hattâ bazan harfler ve noktalarında ehemmiyetli mes'eleler bulunur. Bir harfin veya bir noktanın yanlışı ile bozulur, mes'ele değişir. Bunun için tashihe çok dikkat lâzımdır, belki kitabet kadar mühimdir. Ben çok zaîf düştüğümden yoruluyorum. Benim bedelime yazan zât bir defa güzelce mukabele etsin, sonra bana göndersin.(47)

* Ben de dedim: Evet çok emarelerle sabit olmuş ki; Risale-i Nur bu memlekete bir rahmettir ve belaların def'ine bir vesiledir. Ve ona hücum edildiği zaman zelzele ve kuraklık başlıyor. Ve âlem-i İslâmı ve zemini alâkadar eden hakikatları neşretmesi.. elbette cevv-i hava yağmuruyla alâkadar olabilir ki, bu sene emsalsiz bir surette taşlar dağlar dahi bahçeler gibi çiçeklerin envaıyla süslenmiştir. Ben de senin fikrine iştirak ederim. Ona söyledim. Umuma selâm.(48)

* Ceylan Nazif'e yaz ki: 1000 veya 500 nüsha yeter. Fazla olsa şimdilik münasib değil. Hem Isparta'da aynen 500 nüsha makine ile yazmağa başlamışlar. Hem Hüsrev ve Tahirî gibi zâtların kuvvetli ve dikkatli ve güzel kalemleri İnebolu'ya gelemez. Isparta muhitinde Nurların tashihli nüshaları ve çok dikkatli şakirdleri var. Her halde meşveretle ve teenni ile hareket etmek ve çoklukla değil, belki sıhhatli ve yanlışsız olmasına ehemmiyet vermek lâzımdır.(49)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelâ: Risale-i Nur'un makine ile ve şimdi umumî bir intibahla ve merkezdeki ehl-i vukufun takdiriyle dairesi tam genişlenmesinden elbette her nevi ehl-i ilim dikkatle bakacaklar. Onların içlerinde bid'alar tarafdarı ve enaniyetli ve müşkilpesend tenkidçi kısımları itiraza çalışacaklar. Şimdi sizler üç esası onlara karşı umumî bir cevab yaparsınız:

Birinci Esas: Şimdi insanlarda kim var ki, kusuru bulunmasın. Madem hasenat seyyiata râcih gelse afvedilir. Elbette bu kadar ağır şerait altında gözönünde bu fevkalâde hizmet-i imaniye ile yüzbinler bîçareleri şübhelerden kurtarmak, öyle bir hasenedir ki binler kusuratı afveder.

İkinci Esas: Dersiniz ki: Kardeşimiz Said yarım ümmi, hem yazısı noksan, çabuk yazamıyor. Bu yirmi sene gurbetinde ekseri münzevi ve tecrid içinde durmaya mecbur olmasıyla elbette bazı sehivler ve kusurlar bulunabilir. Hattâ iki-üç gün içinde yalnız oniki saatta te'lif edilen zeyilsiz Mu'cizat-ı Ahmediye'nin âhirinde demiş: "Hadîslerin ve râvilerin beyanında hatam varsa tashihini rica ediyorum" diye ilân ettiği halde müstensihlerin sehivleri müstesna olarak şimdiye kadar yalnız (16) (61) bu iki rakamda elif sehven takdim edilip (16) (61)'e çevrildiğini bir Amerikalı misyoner İncil-i Yuhanna'da göstermiş. Hem ehemmiyetli sebeblere binaen bir kısım risaleler çok sür'atli yazılmış. Hattâ on dakikada ve bir saatta ve altı saatta ehemmiyetli risaleler hattâ kâtiblerin tasdikiyle üç-dört gün zarfında zeyilsiz Mu'cizat-ı Kur'aniye yirmidört saatta te'lif edilmiş. Elbette bazı sehivler bulunabilir ve hiçbir cihetle kusur sayılmaz. Hem müstensihlerin çoğu Arabî okumadıklarından onların dahi sehivleri bulunur ve müellifine isnad edilir. Çünki bütün nüshaları o görmüyor ve bütününü kendisi tashih etmek kabil değildir. Madem şimdi ehl-i ilim ve hocalar daireye giriyorlar. Bu büyük hayırlı tashihe yardım etmek, onlara borçtur.

Üçüncü Esas: Muteriz ve hodfüruşlar diyebilirler ve derler ki: "Risale-i Nur'da Nurların keramatından ve fevkalâdeliğinden ve pek çok kıymetdarlığından bahseden çok fıkralar var. Bir insan faziletini izhar etse, bir gösteriş olur, makbul değil" diye tenkid ettikleri zaman dersiniz ki: Ankara ehl-i vukufunun bu noktadaki hafif ve tasdikkârane tenkidlerine Said'in verdiği ve onlar dahi kabul ettikleri cevabın hülâsası şudur:

Risale-i Nur, muhafazasına çalıştığı hakikata bu memleket ve âlem-i İslâm çok alâkadar ve muhtaç olmasından, bîçare müellifine binler yardımcı ve kâtibler ve resmî teşvikler ve muavenetler lâzım olduğu halde, bilakis gayet insafsızca aleyhinde propagandalar ve kardeşlerinin kuvve-i maneviyelerini kıracak zalimane tedbirlere karşı elbette Risale-i Nur'un kıymetini ve kerametlerini beyan etmek vâcibdir ve elzemdir. Bir tek âciz adam, binler zalimlerin maddî hücumlarına karşı zaîf arkadaşlarını kaçmaktan kurtarmak niyetiyle, ikramat-ı İlahiye ve inayat-ı Rabbaniyeyi izhar etmek, değil bir kusur; belki büyük bir maslahattır. Her ne ise_ Bu esasları ya aynen veya ta'dilen veya tafsilen makine ile tab'ettiğiniz mecmuaların münasib bir yerinde dercedebilirsiniz.

Hâşiye: Zekâi'nin bana Asâ-yı Musa'yı yazması ve Hüsrev'e mektublar işinde yardımı, eski Zekâi'nin vazifesini tam yapıyor. Şimdi de bir Abdurrahman olduğunu isbat ediyor. Mâşâallah, mâşâallah. Mustafa Osman'ın mektubu, kahraman Nazif gibi onun pek kuvvetli Nurculuğunu gösteriyor, mâşâallah.(50)

* Evvelen: Bin gece kadar kıymetdar Beraet gecenizi, geçen sene müjdeci ve şimdi aynı vakitte yanıma gelen kuddüs kuşuyla beraber tebrik ederiz.

Sâniyen: Bu defa bana hafif taarruzları ve bana hizmet eden Mahmud namındaki çocuğu hafiye yapmaya çalışmaları akîm kalması ve başka vilayetlerden gelen yabanileri kabul ettiğimi diye asılsız bahaneleri ise şimdi hakikatı anlaşıldı:

Bana ilişen memurlardan birisi demiş: "Nerede dince bir hareket olsa, en evvel buraya ve Said Hoca'ya bakarlar" diye ifşa etmiş. Ve anladık ki: Nurcu ve hapis arkadaşlarımızdan ve kardeşimiz Şemseddin Yeşil, Sultan Ahmed Câmiinde Nur hakikatlarından ders vermesiyle, Re'fet'in yazdığına göre 5000 adam o vaazda toplanmasından Nurların rakibleri kıskanç adamlardan bir hoca demiş: Otuzbeş sene evvel Mart hâdisesinden bir-iki ay evvel Molla Said'in Ayasofya'daki dersinde otuz-kırk bin adam toplandı, dinlediler. Demek Şemsi Yeşil onun gidiyor (gibidir) ve risaleleri için beraber hapse girdi. Onun dersleri Risale-i Nur ve onun talebesidir ve hesabınadır diye Afyon'a kadar işaa etmeleri, bu defaki ehemmiyetsiz taarruza sebeb olmuştur. Fakat taarruz edenler, nedamet ettiler. Bize bir zarar olmadı, fakat güzel rahmet hergün gelen yağmurları birden kesildi. Siz merak etmeyiniz, inayet devam ediyor.

Sâlisen: Nazif, Re'fet, Mustafa Osman, Küçük İbrahim mektublarındaki mes'ele-i tab' ve makine ve bir ay kadar sabretmemiz ve Nurların serbest tab'edileceği ve misyonerlerin yalnız bir müstensihin sehviyle İncil-i Yuhanna'da (61) yazılması ve doğrusu (16) budur diye o koca eserde bundan başka kusur bulmamaları bizi çok mesrur eyledi. Fakat çok defa söylediğimiz gibi yine tekrar ediyorum ki, herşeyden evvel sıhhatına ve yanlış olmamasına çok dikkat etmek lâzımdır. Çünki Risale-i Nur başkalarına benzemez. Bazan bir tek kelime ve bir harf ve bir nokta yanlışıyla ehemmiyetli bir mes'ele bozulur, hakikat sureti değişir. Sizin isabetli reyinize havale ediyoruz.

Hem herhalde Zülfikar-ı Mu'cizat en evvel eski harfle makine ile ve Asâ-yı Musa mecmuası en evvel yeni harfle tecrübe edilse münasib olur. Görseniz yaparsınız. Ben bu dört kardeşimize çok minnetdarım. Re'fet'in sıhhatını merak ediyorum. Küçük İbrahim bir tashihli Zülfikar'ı İnebolu'ya istiyor, sonra gönderilecek. Mustafa Osman'ın bize gönderdiği Asâ-yı Musa'yı çok beğendim. Hem çok dikkatli ve sıhhatlı ve güzel fakat tevafuksuz, bin mâşâallah. Nazif hakikaten kahramancasına Nurlara çalışıyor, bin bârekâllah.

Kardeşlerim! Tâ bayrama kadar istirahata ve sükûnete ve sıhhata ihtiyacım var. Dualarınızla bana yardım ediniz.(51)

* Aziz, sıddık, kahraman, sarsılmaz, çekilmez, mücahid kardeşlerim!

Evvelâ: Hem sizi, hem ikinci küçük Isparta kahramanlarını, hem bütün Nurcuları tebrik ediyoruz ki; bu kudsî hizmet-i Nuriye-i imaniye makine vasıtasıyla yine mübarek kalemlerinize kısmet oldu. Kahraman Nazif'in dediği gibi, bu sırada tam Zülfikar'ın lüzum-u neşri hengâmında bu hârika makinenin imdadımıza gelmesi Zülfikar-ı Mu'cizat'ın mu'cizevarî bir kerameti ve büyük bir inayet-i Rabbaniyedir. Hem Hüsrev ve Tahirî gibi güzel ve şirin yazıları aynen intişar eder. Fakat Nazif'in buraya yazdığı izahatında anlaşılıyor ki; çok masraflı düşer. Şimdilik 200 veya 500 veya 1000 nüsha hem eski yazı ile hem taksim-ül a'mal kaidesiyle Zülfikar'a Nazif'ler başlaması gibi, siz dahi Asâ-yı Musa veya İstanbul'a Tahirî'nin tab' etmek için beraber aldığı manevî tarihçe-i hayat mecmuası veyahut İnebolu makinesine, makinenizle Zülfikar'dan Mu'cizat-ı Ahmediye parçasını onların yazdıkları aynı kıt'ada yazıp yardım ediniz.

Madem risalelerden daha müteaddid mecmualar çıkacaklar, siz meşveretle intihab edersiniz. Kardeşlerim, dünya işlerini bilemediğimden sizlere havale ediyorum. Bu büyük masraflara karşı ekser kardeşler fakir-ül hal ve çoktan beri aleyhimizde propaganda ile herkeste bir çekinmek ve Nurlardan kaçınmak cihetiyle, abone usûlüyle, hem ucuz verilmemek, tâ kıymetini takdir etmeyenlerin ellerine düşmesin. Hem büyük masraflara girmemek, hem temkinli ve ihtiyatlı bulunmak ve hürriyetçilerin Nur'un neşrinde yardımlarını ve himayelerini elde etmek lâzım geliyor.

Sâniyen: Ben bu sene çok zaîfim ve zehirlemeden teessüratım ve teellümatım ziyadeleşmiş. Ve buranın havasıyla imtizaç edemediğimden hasta oluyorum. Bu pek çok kıymettar Ramazan-ı Şerifte çalışmama makbul dualarınızla yardım etmenize çok ihtiyacım var ve derim: "Yâ Rab! Bu Ramazandaki Leyle-i Kadr'i, Nur şakirdleri hakkında bin ay kadar hayırlı yap ve Ramazan'ın herbir gününü onlara bin gün ve her geceyi bin gece kadar sevablı ve faziletli eyle, âmîn, âmîn.(52)

*Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelâ: Sizin üç merkezde üç makineye dair müjdeniz, Nur'un fütuhatına geniş bir zemin ihzar edilmiş diye bütün ruh-u canımla mesrur olup şükrettim. Tashihat hakkındaki endişelerim kalmadı. Çünki sizler daima başında bulunacaksınız. Hem bu pek büyük hizmet-i imaniye temiz, kuvvetli, mübarek elleriniz ile olacak, matbaacıların kirli elleri karışmayacak. Hem yine tekrar ederim ki: En ehemmiyetli mes'ele, tashihine dikkat etmektir. Az olsa, yanlışsız olsa daha iyidir. Rakibler tarafından medar-ı itiraz ve tenkid olmamak için sıhhatına ihtimam etmek gerektir. Şimdilik eski yazı ile olsa daha münasibdir. Tevafuk muhafaza edilmese de zarar yok, belki kendine mahsus başka tevafuk çıkar. Hem madem iki sahife yazılsa __ eder, İnebolu gibi uzun kıt'ada yalnız bir sahife yazılsın. Hem elmas kalemler "Makine geldi, hizmetimiz hafifleşti" demesinler. Belki daha parlak bir faaliyet meydanı açıldı. Yüzer nüshaların tashihatı ve yüzer risalelerin ayrı ayrı ve beraber yüzbinlere yetiştirmek için beş nevi ibadet hükmündeki kalemle yazmak vazifesi, başka tarzda inşâallah ziyadeleşecek, noksan olmayacak.

Sâniyen: Şimdilik asabiyetle haricî ve dâhilî cereyanların mücadeleleri içinde, Dâhiliye Vekilini mahkemeye vermeye dair pek kuvvetli açık mektubum gazeteye ve makamata verilmemesi isabettir. Yoksa istibdad-ı mutlakın pek zahir bir misalini gösterdiği için, çok dedi-kodulara sebeb olup nazar-ı dikkati bize celbedecekti. Halbuki maslahatımız, onlar bizi düşünmemektir.

Sâlisen: Uşak'ta İmam İzzet, masum Şâkir, Fahreddin evlâdlarıyla ve orada mektubunda isimleri bulunan şakirdler ile uzun mektubunu okudum. Mâşâallah, bârekâllah dedim. İnşâallah hanesini ve köyünü tam nurlandıracak. Homa'lı Mehmed Ali'nin de samimi ve hâlis fakat imlâsız mektubunu okudum. Veffakakellah ve bârekâllah dedim. Onlara ve rüfekalarına selâm ve ramazanlarını tebrik ederim..(53)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelen: Bu kıymetdar, mübarek Ramazan'da sevabın çok ziyadeleşmesine bir sebeb olan şiddetli hastalık içinde Kur'andan her gün bir cüz' ve pek çok zevkli ve cazibedar ve sevabdar olan Hizb-i Azam-ı Kur'anî'den yirmi sahife okurken kahraman Tahirî'nin ve merhum Büyük Hâfız Ali'nin ne kadar büyük bir vazife yaptıklarını ve onun ve Hizb-i Nuriye'nin tevafuklu tab'ına muvaffakiyetlerini şükranla ve çok hayretle karşılayıp binler mâşâallah ve bârekâllah derim. İnşâallah şimdi bir veya müteaddid Hâfız Ali'ler ve Tahirî'ler İnebolu'da ve Denizli'de tezahür etmeğe başlamaları, Zülfikar-ı Mu'cizat dahi büyük bir fütuhata vesile olacağını bir beşarettir, bir fal-i hayırdır. Kahraman Nazif'in Mu'cizat-ı Kur'aniye'den makine mahsulatı olarak on sahife bize göndermiş. Binler âferin ve ehl-i imanı çok sevindirmiş. Siz münasib görseniz Meyve'nin Onuncu Mes'elesi veya hülâsası Mu'cizat-ı Kur'aniye zeyilleri içine girsin. Hakikaten baba-oğul Nurların kahramanlarıdırlar. Cenab-ı Hak muvaffak ve şeytanların şerrinden muhafaza eylesin, âmîn.(54)

* Sâlisen: Atabey'li Lütfü namında bir kardeşimiz mektubunda pek ciddi bir alâka ile Nurlara şakird olmak istiyor. Madem kahraman Tahirî'nin akrabasındandır ve ismi Lütfü'dür ve müdakkikane mektubundan kabiliyetini gösteriyor; elbette merhum Lütfü'nün vârislerinden olmasını kabul ederiz.

Râbian: Bu mektubu sabah yazmıştım. Şimdi dört mektubunuzu aldım. Daha bakamadım. Hem ikisi yeni harfle yazıldığından bilemedim ve kimden geldiğini anlamadım. Sonra bakacağım. Isparta yangını beni mahzun eyledi. Geçmiş olsun deriz. Umumunuza selâm.(55)

* Denizli Hüsrev'i Feyzi'nin Kur'anımızın meccanen tab'ına dair salahiyetdar bir zâttan verdiği haber çok ehemmiyetlidir. Fakat eğer tab'edilse, masrafını on derece ziyade çıkaracak. Yalnız teshilâta ihtiyacımız var. Nurcu olmayanların muaveneti değil, belki mümanaat etmemesini isteriz. Bu işde Tahirî ve Aziz gibi tecrübekârlar Zülfikar-ı Mu'cizat'ın tab'ından sonra çalışsınlar. Ve Feyzi'nin bir fedakâr kardeşimizin teşvikiyle Asâ-yı Musa mecmuasını yeni harfle 1000 nüsha tab'etmek ise, inşâallah yeni makine o vazifeyi daha kolay görecek. Fakat herşeyden evvel tashihe çok dikkat etmek lâzım ve elzemdir. Tab'edildiği zaman has kardeşlerimizden dikkatli ve meharetli bazı zâtlar başında bulunmak elzemdir. Yoksa Nurlara muarız bedbahtlar, tenkide başlarlar. Hattâ bir hoca, Asâ-yı Musa âhirindeki Arabîde … görmüş, demiş: "Hem elif-lâm-ı tarif, hem tenvin-i tenkir bir kelimede olmaz." Evet öyledir, fakat nahiv ilmini okumayan kardeşlerimizden birisi Hizb-i Nuriye'de elif-lâmsız görmüş. Hülâsat-ül Hülâsa'da lâm varken… yazmış. Salahaddin de öyle tab'etmiş. Her ne ise_

Hem hâkim-i âdil Hülâsat-ül Hülâsa'nın tercümesini istiyor. Fakat şimdilik pek çok meşgaleler ve tashihler, müsaade etmiyorlar. İnşâallah müsaid vakit gelir. Hem Âyet-ül Kübra ve bir kısım Hizb-i Nuriye'nin âhirinde bulunan tercüme-i Münacat, o Arabînin manasını tam bildirir.

Sâlisen: Karaağaçlı Yusuf Ali'nin mektubu, onu Nurlarla tam bağlı gösteriyor. Allah muvaffak eylesin ve sebat versin, âmîn. Ve rü'yası hayırdır, Nur hizmetiyle alâkadardır. Allah hayra çevirsin.(56)

* Kahraman Nazif'in 5000 nüsha kadar teksir fikrine şimdilik iştirak etmediğimin üç sebebi var:

Birincisi: Risale-i Nur'un meşrebi izhar-ı hacet etmemek ve ehl-i dünyanın cemaatlerindeki o sû'-i istimal edilen ianeler toplamak gibi, başkaların malî yardımlarını istememek ve dünya menfaatı için mukaddesatı âlet edenlerin nazarlarında ihlas zararına "ver" dememek, belki istemeden verilse ve kabulü rica edilmek şartıyla alınmaktır. Yoksa bu kadar rakibler karşısında, Nurların hâlis ve sâfi mesleğini muhafazası müşkil olur.

İkinci sebeb: Nur'un çok mecmuaları var. Bütün himmet birisine sarf edilmemek, meselâ Lâhika ve Tasdik-i Sikke-i Gaybî ve resmî ve gayr-ı resmî iki müdafaat mecmuaları gibi çok vazifeleri, taksim-ül a'mal ile yapmak; Denizli, Isparta, İnebolu ve üç merkez tam tesanüd ve meşveretle, teenniyle hareket ve sarsıntılara meydan vermemektir.

Üçüncü sebeb: Ehl-i dünya aleyhimde ve Nurlar aleyhinde yirmi seneden beri umumî propagandaları, ekser halkı ve bilhassa en ziyade alâkadar olmaları onlara farz olan hocaları o kadar ürkütmüş ki; kabil-i tevil olmayan bid'aların altında kendilerini saklıyor. Nurlardan çekiniyorlar. Hattâ bir kısmı bahaneleri arıyorlar ki; kendini mazur göstersin diye Nurlar herkesin eline geçmesine bir cihette mani' olmaktır. Şimdilik 1000 veya 500 nüsha yeter. Her merkez kendi muhitinde istenilmeden verilen yardımlara kanaat edip ve idare etsin. Fakat ben dünyaya bakamadığım için size havale ediyorum, yalnız fikrim budur diye yazdım. Yoksa siz meşveretle münasib görseniz kabul ederim.

Sâniyen: İnebolu makinesine yardım için tashihimden geçen bir Zülfikar Mu'cizatı lâzımdır. Ben Küçük İbrahim'e va'd etmiştim. Fakat yanımda yoktur. Hem bu mübarek ayda rahatsızlık ve yalnızlık ve başka lüzumlu meşgaleler müsaade etmiyorlar. Herhalde Kastamonu'da Feyzi ve Emin vasıtasıyla ve Isparta'dan tam musahhah ve mükemmel parçaları ve mecmuanın eczalarını tedarik etsinler. Hem sıhhatına ve yanlış olmamasına, makine mahsulâtına pek çok dikkat etmek gerektir. Feyzi ve Nuri ve İhsan ve Zekeriya gibi parlak kalemler Nazif'e yardımları lâzımdır.

Umum kardeş ve hemşirelere birer birer selâm ve selâmetlerine ve muvaffakiyetlerine

dua eder ve deriz: Yâ Rabbenâ! Bu Ramazandaki Leyle-i Kadr'i, Nur şakirdleri hakkında bin ay kadar hayırlı yap! Âmîn, âmîn, âmîn.(57)

* Acaba burada, başka yerlerde Nurlara ilişmeleri gibi belaların ref'ine bir vesilesi olan Risale-i Nur'un orada da bir derece susturmasına bir gizli teşebbüs mü var ki, müteaddid vakıa ve tecrübeler ile olduğu gibi yine o zalimane hücumu durdurmak için semavî ve ateşli çıktı. Hakikaten ben her vakit kalben titrerim. Aman! Isparta şakirdlerine ilişmesinler diye çok merakla her haftada gelecek mektubu bekliyorum.

Sâlisen: Resmî bir hoca ve bid'alara tarafdar, vazifesi itibariyle Nurların parlak fütuhatına karşı bir bulantı vermek için hiç bir şeyi bulmayarak yalnız yüz cevabı bulunan, bir kelimenin istimalini bahane bulmuş ki size bir suret cevabı gönderilmiş. Bundan anlaşılıyor ki, münafıklar Nurlara karşı bid'a tarafdarı olan hocaları istimal ediyorlar. Münafıkların başka plânları akîm kalmasından, bu elîm ve bulandırıcı ve tesirli plânı istimal ediyorlar. Nurcular gayet ihtiyat ve dikkat ve metanet, mu'terizleri aldırmamak ve münakaşa etmemek ve habbeyi kubbe yapmalarına karşı ortalıkta binler ekber-ül kebairi görmüyorsun. Bir küçük ve günahsız bir sehvi görüyorsun. Belki bu "aziz" kelimesi gibi şimdiye kadar on defa olduğu gibi tam doğru ve hakikat bir mes'eleyi kendi bilemiyor. Yanlıştır der, kendisi hata eder.

Râbian: İnebolu hem Zülfikar'ı eski harfle, hem Asâ-yı Musa'yı yeni harfle makine ile yazıyor mu ki, ikisinden nümune gönderildi. Eğer öyle ise, yüzbin bârekâllah deriz. Umum kardeşlerimize selâm ve selâmetlerine dua ederiz ve dualarını rica ederiz.(58)

* Makine mahsulâtını tam muhafaza için ayrı ayrı ve emîn yerlerde saklayınız ki; bir tecessüs olsa, bütüne zarar gelmesin. Hem Nazif ile bu vazifede meşveret edip yazılarınızı nümune için birbirinize gönderiniz ve çok ihtiyat ve sıhhatına dikkat ediniz. Dünyevî fırtınalar sizi sarsmasın. Eğer inayet-i Rabbaniye ile bu kudsî vazife tam yerine gelse, bu millete ve âlem-i İslâma pek büyük faidesi olacak. Umum kardeşlerimize selâm ve selâmetlerine ve Ramazanlarının makbuliyetine dua ederiz.(59)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Evvelâ: Denizli makinesi şimdilik işlemediğinde bir hayır var. Hem birden üç makinenin, üç mühim merkezde faaliyetleri "sırran tenevveret" sırrına göre maslahat değildir. Hem Isparta, İnebolu gibi, Denizli şakirdleri mübarek kalemleriyle çok iş görmediklerinden, onların kalemini Nur hizmetinde çalıştırmak için, muvakkaten makineleri işlemedi. Şimdilik Isparta ve İnebolu makinelerinin mahsûlü, muhtaç müştaklara teberrüke inayet böyle tecelli ediyor.

Sâniyen: Gül Nur fabrikasının demirbaş kâtiblerinden Hüsrev ve Kâtib Osman'ın o civardaki Nur şakirdleri nâmına benim bu defaki şiddetli hastalığıma şiddetli teessürleri ve ölümden gelen iftiraktan teellümleri Nurcularının hesabına onlara teşekkür ve memnuniyetle beraber derim ki: Sizler gibi hakikî kardeşin pek fevkinde vârislerim ve vekillerim ve haleflerim bulunduğundan ben kemal-i sürur ve ferahla ecelimi bekliyorum, ölümü sevinçle karşılıyorum. Yalnız Zülfikar ve Asâ-yı Musa gibi birkaç mecmua-i Nuriyenin makine ile intişarına kadar bu dünyevî hayatında kalmamı, belki tashih gibi şeylerde de yardım ederim diye isterdim.

Bir küçücük hissiyatımı beyan ediyorum: Bu defa ölümü pek yakın zannettim. Hattâ sekerat tahmin eyledim. Birden çok sevdiğim kardeşlerimden ve Nur Risalelerinden dünyevî müfarakat beni müteessir etmeye başladı. Hem o Nurlar Mecmualarının intişarında her tarafta muhtaç insanların imanı bir sürur ve umumî teselli vermesinin bayramını göremeyeceğim diye derince bir hüzün hissettim. Hizb-i Nuriye'nin hülâsasını okudum. Birden kalbime geldi: Nur'un güneş gibi hakikatı, hakkalyakîn derecesinde göstermiş ki: Ölüm bizim için bir terhistir. Ve aynelyakîn hissettim ki; iman hem beni, hem bütün alâkadar olduğum dostlarımı ve kardeşlerimi ve hususî dünyamı, i'damdan ve ademden ve hiçlikten ve zulümattan kurtarıyor. Ve ilmelyakîn kat'iyyen bildim ki: Ölüm beni ahbabımdan ayırmıyor, belki yüzde doksandokuz ahbablarım bulunduğu güzel bir âleme götürüyor. Sonra buradaki ahbabım da ve müfarakatlarından müteellim olduğum dostlarım da oraya geleceklerinden, sonra dünyada kaldıkları müddetçe bana hasenat kazandıracaklar. Ben onları yine göreceğim ve sair dünyevî güzel manzaralarını ve beni alâkadar eden hayatımın levhalarını, âlem-i misal sinemasında temaşa edeceğim. Hem izn-i Rahman ile bu dünyayı dahi berzahî bir göz ile daha ziyade seyredebilirim diye, sarsılmaz bir kanaat geldi. Ben de mümkün olsaydı hususî dünyamdaki bütün mevcudatın dilleriyle "Elhamdülillahi alâ nimet-il iman vel Kur'an" diyecektim. Hem onlar adedince, tasavvuran ve niyeten ve fikren "Elhamdülillah" dedim. Sonra o halde iken ehl-i dalaletin ölüm hengâmında ve ihtiyarlığındaki pek çok dehşetli elemlerini ve teessüflerini ve çok hazîn firak acılarını düşündüm. İman ne derece zîşuur insanlara lüzumlu ve herşeyden ziyade zarurî ve her ihtiyacın fevkinde beşeriyete kat'î bir hâcet, bir madde-i hayat ve beşeriyet için bütün nimetlerin menbaı bir medar-ı saadet olduğunu, ilmelyakîn, belki aynelyakîn gördüm. Her ne ise.

Kardeşlerim beni çok merak etmeyiniz. Hastalığın tehlikesi geçti, hafifleşiyor. Yalnız dimağıma ve başıma tesiri var, çok uğultu veriyor, başım dönüyor. Fakat hadsiz şükür olsun ki; maddî, manevî vazifeme devam edebilirim, kendi kendimi idare edebilirim.(60)

* Aziz, sıddık kardeşlerim!

Sakın hiç müteessir olmayınız. Hastalığımın mahiyetini size beyan etmek lâzım geliyor. Bundan ziyade müteessir olanlara da göstermeyiniz. Hem de hiç merak etmeyiniz. Çünki bütün ağır elemlerime ve gaddarların dehşetli desiselerine ve sıkıntılı hastalığıma hattâ ölümümü ta'cil eden ağır belalara, musibetlere karşı Nur şakirdlerinin kesretli makbul duaları bana kâfi geldiğini kat'iyyen kanaatım gelmiştir. Ben sizi müteessir etmemek için bu mektubu yazıyorum, belki manen bir sevinç içindir.

Evvelen: Şimdi bir haletimi beyan etmek için sinir hassasiyetiyle ve bu defaki tesemmümün doğrudan doğruya dimağıma ilişmesi ve damarlarımı sarsması ile iki haletimi beyan ediyorum:

Birincisi: Öyle bir nisyan, bir unutkanlık bu tesemmümden gelmiş ki; kendi abdest, yemek gibi şahsî işlerimi çok zor ile görebilirim. Bir kaşık veya bir kabı almak için kapıyı açıyorum, unutuyorum. Bu halden dehşet aldığım halde Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nur'a temas eden hallerde ve evradlarımda o acib nisyan şimdilik gelmedi.

İkinci hal: Pek garib bir hiddet ve teessür o zehirden bana ârız olmuş ki; sinek kanadı kadar bir ârıza beni müteessir edip hiddete getiriyor. Bîçare bana hizmet eden saf ve sadık hizmetçiler de o lüzumsuz hiddetlerden azab çekiyorlar. Uzun zamanlardaki iki Süleyman'ın hiç beni hiddete getirmeyerek hizmet ettiklerini çok hasretle onları ve o zamanları tahattur ediyorum. Şimdi tahakkuk etti ki, bana sû'-i kasd edenler iki noktayı hedef etmişler ki, ona göre zehirli maddeleri bulmuşlar:

Birinci Nokta: Dimağıma zarar verip tâ Nurlara hizmetim olmasın. Bedbahtlar bilmiyorlar ki, binler Nur sahibleri ve yüzer Nur mecmuaları benim bedelime binler derece ziyade o vazifeyi görüyorlar.

İkinci Nokta: Sabır ve tahammülümü kırmak, hiddetimden istifade etmek, bir mes'ele çıkarmak. Hakikaten ihsan-ı İlahî ile hârika bir sabr u tahammül olmasa idi, tahammül edilmezdi. Fakat o bedbahtlar bilmiyorlar ki, yüz başım ve yüz haysiyetlerim ve şereflerim ve rahatlarım ve hayatlarım olsa, Risale-i Nur'un selâmetine kemal-i sürur ile terkediyorum. Fakat bazı resmî adamlar bütün bütün kanun haricinde garazkârane ve sinirlerime kasden ilişmeleri çok ağır olur. İnşâallah onlara karşı sabrın güzel neticesi bütün o elemleri izale edecek, hayırlara çevirecek.

Sâniyen: Bu defaki sû'-i kasd gizli düşmanlara müsaadekâr ve teşvikçi bazı resmî memurlardan öyle bir hiddet geldi ki, tahammül edemiyorum diye telaş ettim. Birden "Cennet ucuz değil ve Cehennem lüzumsuz değil" hatıra geldi. Hiddet gitti. Çok şükür ki bu vakitte o herifler yanıma gelmiyorlar. Yoksa belki tahammül edemezdim. Aradıkları ve bulamadıkları mes'ele çıkacaktı. Zâten bu üç seneden beri bütün maksadları benim hakkımda beni hiddete getirip böyle bir mes'eleyi yapıp, habbeyi yüz kubbe ederek bîçare ehl-i imana zarar ve telaş vermekti. Cenab-ı Hakk'a şükür olsun ki, damarlarıma en şiddetli ve alçakçasına dokundukları zaman yine Risale-i Nur şakirdlerinin selâmeti için hârika sabr u tahammül ihsan ediyor.

Bugünlerde bu ziyade teessürat ve gaddarlara hiddet ziyadeleştiği bir ânda birden ihtar edildi ki: Sana karşı ettikleri cinayetlerin cezası olarak, Cehennem yeter. Ve yakında ebedî i'dam ile kabrin haps-i münferidinde daimî azab çekmek, senin hayfını ve intikamını yüz derece ziyade alabilir. Sen de sabr u tahammül ve mücaheden nisbetinde sevab alırsın, diye şiddetli ihtar edildi. Ben de ruh-u canımla kabul ettim. Fakat o halde Hücumat-ı Sitte'nin âhirinde "Ben öldükten sonra bin tane bana zulmedenler geberecekler" fıkrası zihnime ilişti. Acaba Nur şakirdleri benim intikamımı aramasınlar mı? Size haber veriyorum ki; Müntakim-i Kahhar'ın gazabı onlara kâfidir. Kardeşlerim Risale-i Nur talebeleri, zalimlerden intikamımı almağa çalışmasınlar. Cenab-ı Hakk'a havale etsinler. Belki bir cihette o zalimlerin hadsiz azab çekeceklerine acısınlar.

Elhasıl: Eğer emr-i Hak vaki' olsa ölsem benim intikamımı aramayınız. İntikamımı Nurlar almışlar. Onların güvendikleri putlarını kırmışlar. Kabir azabı ve Cehennem dahi onları bekliyor.(61)

* O hâdisenin hakikatı, Niğde'li bir yüzbaşı buraya yeni inzibat memuru olarak birkaç gün evvel gönderilmişti. Ben kıra çıktığım vakit, yüz metre uzaklıkta bağırarak "Dur!" dedi. Sonra yanıma geldi. Hiç resmî elbisesi yok, libası âdi bir surette iken dedi: "Başındaki mendil sarıktır, aç!" Dedim: Buranın mahkemesine buna dair bir istidayı bu sarıkla beraber göndermişim. Müddeiumumî görmüş. Zabıta görüp tekrar iade etmişler. Beş vecihle bana kanunsuz hareket ediyorsun:

Birincisi: Resmî elbise olmadan sivil olarak hiddetle bana ilişmek kanunsuzdur.

İkincisi: Şehrin hâricidir. Çarşı pazar değil ki, kıyafet kanunları müdahale etsin.

Üçüncüsü: İki mahkeme bu kıyafetime ve başımdaki mendile sarık demeyip ilişmediğinden, âdi mendile sarık namı verip ilişmek kanunsuzdur.

Dördüncüsü: Bu başımdaki mendil cübbeme ait altı-yedi ay evvel bir istida ile hem buranın zabıtasına, hem müddeiumumîsine gönderdiğim halde buna sarık demeyip ilişmediğinden sizin bu ilişmeniz kanunsuz bir taarruzdur.

Beşincisi: Biz sana rastgelmedik. Uzaktan bizi çağırdın. Ortalığa bir velvele verdin. Yakındaki bütün çoluk çocukları başımıza toplattırdın. Mükerrer defa dedim: "Bu çoluk çocukların hâricinde seninle konuşayım." Bilakis daha ziyade bağırıp bir heyecan ortalığa verdin. Hiç bir şey yokken bir vaziyet, asayiş inzibat memurlarında tam bir kanunsuzluk, belki kanun aleyhindedir.

Demek anlaşılıyor ki; bir garaza ve plâna binaen beni bu beş vecih kanunsuzluğa karşı kanun dairesinde seninle bozuşmağa bir vesiledir. Fakat ben değil bir ihanet, bir sıkıntı, bir zahmeti; belki hayatımı da terkedip dostlarıma bir keder, kitablarıma bir zarar gelmemek için her sıkıntılara, hakaretlere karşı tahammüle karar verdim. Yoksa hakkımı değil senin gibi kanunsuz memurlara; belki hükûmetin en büyük kanunî dairelerine karşı hukukumu tam müdafaa ettiğimi, bu defa bana hükûmet tarafından teslim edilen mahrem ve gayr-ı mahrem Risale-i Nur'un yüzer parçaları cerhedilmez seneddir.

Bunun hiç ehemmiyeti yok, siz de hiç ehemmiyet vermeyiniz. Hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmak istedi. Halbuki yüzde doksan dokuzunu kendi aleyhine çevirdi. Ben beş para ehemmiyet vermiyorum. Risale-i Nur'un güneşi, böylelerin üflemesiyle sönmez. Çok acele yazıyoruz, ben de yeni huruf bilmiyorum. Bütün yeni hurufla gönderdiğim mektubların tashih ve ıslahını size havale ediyorum ve izin veriyorum.(62)

*Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat geçen İstanbul hâdisesi ile istemiyerek kulağıma giden İran hâdisesi, herhalde siyaset cereyanlarına bir heyecan verip nazar-ı dikkati celbedecekler. Sakın sakın siyaset cereyanlarına bakmayınız, karışmayınız, merak da etmeyiniz. Sizi şaşırtmasınlar. Risale-i Nur'un hizmeti sizlere kâfidir. İman ve İslâmiyete taraftar olanları dost kabul ederiz. Dostumuzdur dersiniz. Fakat vazifemizin herşeyin fevkinde kudsiyeti olmasından, onun zararına olarak sair işlerle meşgul olamıyoruz dersiniz. Kendinizi de mümkün oldukça onların ithamlarından muhafaza ediniz. İsabet oldu ki, bu zamanda Asâ-yı Musa İstanbul'da tab' edilmedi. Hattâ bu defa bana hafifçe ilişmeleri ve câmiye gitme demeleri, bu yeni cereyanların tesiri iledir ki; bir cereyan benden kuvvet almasın. Halbuki yedi sene harb-i umumîye bakmayan, onların böyle cüz'î şeylerine tenezzül edip meşgul olmaz. Fakat o bedbahtlar bilmiyorlar.(63)

* Siz meşveretle ne yapsanız ben razıyım. Tab' masarıfı için yardım edenlerin paralarını şimdilik geri vermek münasibdir. Zâten o zâtlar o hayırlı niyetle, bütün o malı sadaka etmiş gibi hayır kazandılar. Salahaddin'in bu âhirde yazdığımız mektublardan intihab ettiği cümleler güzeldir. Fakat ben kendim ehl-i siyasetlerle konuşmam. Siz meşveret ediniz, nasıl münasib ise yaparsınız. Irak'ın başvekilinin adı hem Nuri, hem Said, hem İslâm birliğini takib etmesi bir fâl-i hayırdır. Geçen (Keçeli) Salahaddin'in hakikaten babası gibi o da çok çalışıyor. Fakat ben bakamadığım siyaset dairelerine de girip beni de baktırmak istiyor.

Bugünlerde Mehmed Çalışkan'a gelmiş Âtıf'ın bir mektubunu gördüm. Mâşâallah kalemi müstesna olduğu gibi, kalbi ve hissiyatı dahi müstesna ve mümtaz. Ona mahsus latif bir incelik var. O müstesna ve parlak kalemi ile Delâil-i Hayrat-ı Nuriye'yi çoklara okutturmuştur. Bundan sonra Hizb-ün Nuriye'nin Hülâsat-ül Hülâsasını da o Delâil'in âhirinde yazsa münasib olur. Hem o mümtaz kalemiyle Asâ-yı Musa Mecmuasını yazmalıdır. Hususî mektub yazamadığım için hem ona, hem Salahaddin'e çok selâm söyleyiniz. Onlar eski mevkilerini tam muhafaza ediyorlar.(64)

* Râbian: Talak hakkındaki mes'ele ise, Şafiîce bu anda fetva veremiyorum. Başka mezhebler ile meşgul zâtlardan sorunuz. Belki bir çaresi bulunur.

Hâmisen: Konya'lı Sabri'ye bazı mecmualar gönderdim ve daha başkaları da göndereceğimi yazmıştım. Mâşâallah tam ve lüzumlu bir ihtiyata binaen bu sırada cevab vermedi, isabet oldu. Onun bir sıkıntısı olmasa yeter. Benim bir antika kutuma mukabil çok para vermek istemiş, ben kabul etmedim gücenmesin. Hem muhabere etmediğim için merak ediyorum. Onun parası iade edilmiş mi? Hem ona, hem Konya'da Nurlara alâkadar âlimlere çok selâm ederim. Umum kardeşlerimize de binler selâm.(65)

* Aziz, sıddık kardeşim Abdülmecid!

Evvelâ: Hem ramazanınızı, hem leyle-i kadrinizi, hem bayramınızı tebrik edip, merhum Fuad'ın vefatı senin tam intibahına sebeb olmasını tahsin ve takdir ve tebrik ediyorum. Senin Meyve'nin Yedinci Mes'elesine bir hâşiye ve izah fikriyle yazdığın Fuadiye Risaleciğini on mektub yerinde kabul ettim. Hattâ kısm-ı azamını Lâhika'ya yazmak niyet ettim. Fakat bazı cümleleri Risale-i Nur'un mesleğine ve meşrebine uygun gelmediğinden şimdilik ıslah ve ta'dil etmeye hâlim müsaade etmediğinden, bayramdan sonraya te'hir edildi. Meselâ:

Her zaman zikr-i cemilin benim vird-i zebanım

Kalb senindir, dil senindir, dil de senin her zaman."

fıkrasını senin gibi Nur'un bir şakirdi mahdumuna söylemez.(66)

* Birincisi: "Neden en ziyade senin şahsın hakkında hüsn-ü zan eden ve sana büyük bir makam veren ve Risale-i Nur'la çok kuvvetli irtibatı bulunan ve sen de onları çok sevdiğin halde, hizmet-i Nuriyenin haricinde senin şahsın ile temaslarını istemiyorsun ve senin hakkında fazla hüsn-ü zan beslemeyeni sohbette tercih ediyorsun, daha ziyade iltifat gösteriyorsun, nedendir?"

 Elcevab: Otuzüçüncü Söz'ün İkinci Mektub'unda dediğim gibi: Bu zamanda insanlar, ihsanını, muhtaçlara çok pahalı satarlar. Meselâ: Benim gibi bir bîçareyi, sâlih veya veli zannedip, sonra bir ekmek verir ve mukabilinde makbul bir dua ister. Bu kadar fiat vermekten ise, bu ihsanı istemiyorum, diye hediyelerin adem-i kabulüne bir sebeb gösterdiğim gibi; -Risale-i Nur'un has şakirdleri müstesna olarak- başkaları beni büyük bir makamda bilmekle, kuvvetli bir alâka ve hizmet gösterir. Hem mukabilinde, dünyada, ehl-i velayet gibi nuranî neticeleri ister. Sonra bize hizmeti ile ve alâkası ile manevî ihsan eder. Böylelerin bu nevi ihsanlarına karşı, istediği fiata sahib olamadığım için mahcub oluyorum. Onlar da ehemmiyetsizliklerimi bildikleri vakit inkisar-ı hayale uğrarlar, belki hizmette fütura düşerler. Gerçi umûr-u uhreviyede hırs ve kanaatsizlik bir cihette makbuldür, fakat mesleğimizde ve hizmetimizde -bazı ârızalar ile- inkisar-ı hayal cihetiyle, şükür yerine, me'yusiyetle şekva etmeğe sebeb olur; belki de hizmetten vazgeçer. Onun için mesleğimizde kanaat, daima şükrü ve metaneti ve sebatı netice verdiği için; ihlas dairesinde, hizmet noktasında çok hırs ve kanaatsizlik gösterdiğimiz halde, neticelerine ve semeratına karşı kanaatla mükellefiz.

Meselâ: Risale-i Nur hizmetiyle Isparta ve civarında binler ehl-i imana fevkalâde kuvvet-i imaniyeyi temin etmek olan bu netice, bizim fevkalâde hizmetimize kâfidir. On kutub derecesinde biri çıksa, bin adamı derece-i velayete sevketse, yine bu neticeyi aşağıya düşürtmez. Nur'un hakikî şakirdleri, bu gibi neticelere kanaat ediyorlar. O büyük kutbun müridlerinin kanaat-ı kalbiyelerini temin eden üstadlarının fevkalâde makamı ve mes'elelerde hükümleri yerine, Risale-i Nur'un sarsılmaz hüccetleri -o müridlerinin kanaatlerinden çok ziyade- şakirdlerine kanaat verdiği gibi; bu halet ve itikad başkasına da sirayet eder, menfaat verir. O müridlerin kanaati ise, hususî ve şahsî kalır.

Hattâ İlm-i Mantık'ta "kaziye-i makbule" tabir ettikleri; yani büyük zâtların delilsiz sözlerini kabul etmektir. Mantıkça yakîn ve kat'iyyeti ifade etmiyor; belki zann-ı galible kanaat verir. İlm-i Mantık'ta bürhan-ı yakînî, hüsn-ü zanna ve makbul şahıslara bakmıyor, cerhedilmez delile bakar ki; bütün Risale-i Nur hüccetleri, bu bürhan-ı yakînî kısmındandır. Çünki ehl-i velayetin amel ve ibadet ve sülûk ve riyazetle gördüğü hakikatlar ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakaik-i imaniye, aynen onlar gibi Risale-i Nur ibadet yerinde, ilim içinde hakikata bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikat-ül hakaika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akide ve Usûl-üd Din içinde bir velayet-i kübra yolunu açmış ki; bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalaletlere galebe ediyor, meydandadır.

Teşbihte hatâ olmasın, nasılki Kur'anın gayet kuvvetli ve mantıkî hakikatı, sair dinleri felsefe-i tabiiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinad oldu; taklidî ve aklın haricindeki usûllerini de bir derece muhafaza etti. Aynen öyle de: Bu zamanda onun bir mu'cizesi ve nuru olan Risale-i Nur dahi, felsefe-i maddiyeden gelen dehşetli dalalet-i ilmiyeye karşı avam-ı ehl-i imanın taklidî olan imanlarını, o dalalet-i ilmiyenin savletinden kurtarıp, umum ehl-i imana bir nokta-i istinad ve yakın ve uzaklarda olanlara dahi, zabtedilmez bir kal'a hükmüne geçmiştir ki; bu emsalsiz dehşetli dalaletler içinde, yine avam-ı mü'minînin imanını şübhelerden ve İslâmiyetini hakikatsızlık vesveselerinden muhafaza ediyor.

Evet her tarafta, hattâ Hind ve Çin'de ehl-i iman, bu zamanın çok dehşetli dalaletinin galebesinden; acaba İslâmiyet'te bir hakikatsızlık mı var ki, sarsılmış diye şübheye ve vesveseye düştüğü vakit birden işitir ki; bir risale çıkmış, imanın bütün hakikatlarını kat'î isbat eder, felsefeyi mağlub edip zındıkayı susturuyor, diye anlar. Birden o şübhe ve vesvese zâil olup imanı kurtulur ve kuvvet bulur.(67)

Dipnotlar

1-Emirdağ Lahikası-1 s: 262

2-Şualar s: 227

3-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

4-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

5-Şualar s. 215-216

6-Emirdağ Lahikası-1 s: 11-13

7-Emirdağ Lahikası-1 s: 47

8-Emirdağ Lahikası: 1:s: 61

9-Emirdağ Lahikası: 1 gayr-i münteşirlerinden

10-Emirdağ Lahikası: 1 gayr-i münteşirlerinden

11-Emirdağ Lahikası: 1 gayr-i münteşirlerinden

12-Emirdağ Lahikası: 1 gayr-i münteşirlerinden

13-Emirdağ Lahikası: 1 gayr-i münteşirlerinden

14-Emirdağ Lahikası: 1:s: 98

15-Emirdağ Lahikası: 1:s: 99

16-Emirdağ Lahikası: 1:s: 202-204

17-Emirdağ Lahikası: 1 gayr-i münteşirlerinden

18-Emirdağ Lahikası: 1 gayr-i münteşirlerinden

19-Emirdağ Lahikası: 1:s: 292

20-Emirdağ Lahikası-1 s: 10

21-Emirdağ Gayr-i münteşirlerinden.

22-Emirdağ Gayr-i münteşirlerinden.

23-Emirdağ Lahikası-1 s: 46

24-Emirdağ Lahikası-1 s:

25-Emirdağ Lahikası-1 s:50-51

26-Emirdağ Lahikası-1 s: 53-54

27-Emirdağ Lahikası-1 s: 63

28-Emirdağ Lahikası-1 s: 18

29-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

30-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

31-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

32-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

33-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

34-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

35-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

36-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

37-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

38-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

39-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

40-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

41-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

42-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

43-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

44-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

45-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

46-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

47-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

48-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

49-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

50-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

51-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

52-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

53-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

54-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

55-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

56-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

57-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

58-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

59-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

60-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

61-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

62-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

63-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

64-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

65-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

66-Emirdağ Lahikası-1 gayr-i münteşirlerinden

67-Emirdağ Lahikası:1-s: 94-95

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-37

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-37

ZEHİRLENDİRİLMESİ *Ben vasiyetnamemi yazdığım aynı zamanda, gizli münafıklar, benim itima

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-36

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-36

HÜKÜMETİN MADDİ YARDIM TEKLİFİ Şimdi bir emr-i vaki' karşısında bulunuyorum. Benim iaşem

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-35

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-35

TAHLİYE * Birden Denizli hapsi bir Nur medresesi olmasıyla hem oradan başka hapishanelere gidenl

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-34

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-34

ÜSTADIN DENİZLİ MAHKEMESİ MÜDAFAATINDAN *Evet, biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-33

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-33

DENİZLİ HAPSİ DEVAM *Biz Nur şakirdleri, hem Eskişehir, hem Denizli, hem burada mümkün olduk

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-32

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-32

DENİZLİ HAPSİ ÖNCESİ DÖNEM * Sonra gizli düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-31

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-31

HİZMETLERİN İNKİŞAFI *Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzât hakaik-i imaniyey

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-30

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-30

ISPARTA’DA NUR TALEBELERİNE TAARRUZ * Bugünlerde Risale-i Nur'a sû'-i kasd edenlerin ve sizl

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-29

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-29

KASTAMONU SÜRGÜNÜ-1936 Bir zaman ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden -bir sene cezayı ç

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-28

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-28

ESKİŞEHİR HAPSİ-1935 *Aziz kardeşlerim! Sizin için pek çok müteessirdim, elem beni eziyordu

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-27

KENDİ DİLİNDEN BEDİÜZZAMAN-27

Beşinci Umde : "Dört Noktadır." Birinci Nokta: Kararnâmede, kelimeler üzerinde oynanılıyor.

Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın

Münafikün, 10

GÜNÜN HADİSİ

"Kim, müslüman kardeşinin namusunu ve şahsiyetini korursa, Allah onun yüzünü kıyamet gününde cehennem ateşinden uzak tutar."

Tirmizî.

TARİHTE BU HAFTA

*Muhammed Raşid Hz.lerinin Vefatı. (22 Ekim 1993) *Astronomi Alimi Uluğ Bey'in Vefatı(25 Ekim 1449) *Fatih Sultan Mehmed Han'ın Trabzon'u Fethi(26 Ekim 1461)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI