Cevaplar.Org

ARİF NİHAT ASYA’DAN BİR HATIRA BUKETİ

Arif Nihat Asya, Tokat’ın Kapusuz köyünden. Dedeleri 1071 Malazgirt savaşından sonra Türkistan’dan gelen ve Anadoluya yerleşen Türkmen boylarından


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2018-10-21 09:37:26

Takdim

Kıymetli ziyaretçilerimiz, bir müddetten beri muhterem hocamız Yavuz Bülent Bakiler beyin sohbet, konferans ve söyleşilerini dinleyip, yazıya geçirmeye çalışıyorum. Nihayete erdiğinde inşallah kendisine gönderip, tashihlerinden sonra sitemizde neşretmek istiyorum.

Bu vesileyle, 4 Ocak 2013 tarihinde bayrak şairimiz Arif Nihat Asya merhum hakkında vermiş olduğu konferanstaki hatıraları yazıya geçirdim. Konularına göre tasnif etmeye çalıştım. İstifadeye medar olması dileklerimle. Salih Okur/cevaplar.org

İLK HAYAT DEVRESİ

Arif Nihat Asya, Tokat'ın Kapusuz köyünden. Dedeleri 1071 Malazgirt savaşından sonra Türkistan'dan gelen ve Anadoluya yerleşen Türkmen boylarından..O, Kapusuz köyünde doğmadı. Çünkü babası ve dedeleri Kapusuz köyünde geçimlerini sağlayamadıkları için İstanbul'a geldiler. İstanbul'da İnceğiz köyüne yerleştiler. Ve İnceğiz köyünde 7 Şubat 1904 tarihinde Arif Nihat Asya dünyaya geldi.

Doğumunu, doğum yerini bir espirili şiir diliyle ifade etmeye çalıştı. Diyor ki;

"İnceğiz'de doğmuşum

İnceğiz'i Çatalca'ya

Çatalca'yı İstanbul'a bağlamışlar,

İstanbullu olmuşum."

Çok enteresan, çok garip çizgiler içerisinde yaşayan bir insan oldu. Bir haftalık iken babası Ziver beyi kaybetti. Sonra, dört yaşına geldiği zaman annesinin kısmeti çıktı. Annesini Akka'da vazifeli olan bir kimse istedi. Dedesi, annesinin evlenmesine rıza gösterdi fakat Arif Nihat Asya'yı annesine bırakmadı. Çünkü annesi Arif Nihat'ı beraberinde alıp Akka'ya götürecekti. Dedesi buna izin vermeyince, annesi tek başına kocasıyla birlikte gitti. Ve Arif Nihat Asya dört yaşından itibaren yetim büyüdü.

Arif Nihat Asya son derece fakir bir ailede büyüdü. Kendisinin bana anlattığına göre babası Ziver beyden kala kala kendisine üç parça miras kaldı. Bunlardan birisi bir yorgandır. Mitili kırk yerinden yamalı olan bir yorgan. Bana demişti ki; "o kadar yamalıydı ki ve o kadar eski bir yüzü vardı ki, yeni bir yüz alarak yorganı kurtaramadık. Yorgan darmadağınık oldu ve babamdan bana kalan o yorgan elimizden gitti."

İkincisi bir usturlap. Usturlap tahtadan yapılan kocaman bir güneş saati..Onu zaten cebimde taşımak mümkün değildi. Evin bir köşesinde kaldı.

Bir de babamdan kalan bir kitap vardı; Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin Marifetname adlı kitabı.. O kitabı da kim aldı bilmiyorum. Birisinin elinde kaldı, kaybettim. Ama sonra ben Marifetname kitabını okudum."

Kendisi halalarının himmetiyle ilkokula başladı; Dört yaşında, dört aylık, dört günlükken. Eskiden okula hep öyle başlanıyormuş. Mahalle mektebine gitti. Sonra halasının yardımıyla, devletin himayesi altında Bolu'da Rüşdiye(ortaokul)de okudu. Rüşdiyeden sonra yine devletin himayesi altında Kastamonu'da idadisinde (lisesinde) okudu ve mezun oldu. Ama hep büyük fakru zaruret içinde okudu.

ARİF NİHAT ASYA'NIN EVLİLİK MACERALARI

Evlilik meselesi de son derece dikkat çekicidir. 1927 yılında, 23 yaşında, Öğretmen okulunun(dârül mualliminin) son sınıfında iken Arif Nihat Asya'yı saraya mensub bir kızla evlendirmek istediler.

Refik Sağnak diye onun bir arkadaşı var. Ondan dinledim ilk evliliğini.. "Yüksek muallim mektebinden çıktık, ta Sirkeci'ye kadar geldik. Orada bana dedi ki; "Refik bir traş olsam iyi olur. "Ya niye boşu boşuna masraf ediyorsun? Yarın okulda traş olursun" dedim.

"Hayır, ben bugün evleniyorum da, onun için traş olmam lazım" dedi.

Gerçekten Arif Nihat Asya o gün okulun vermiş olduğu temiz elbiseyi giyinmişti. Ama her zaman ki gibi traşsızdı. Berbere girdik. Traş oldu, çıktık. Arabaya bindik, Kadıköy tarafına geçtik. Orada dedi ki; "şehrin en güzel arabalarından birini çevirelim." Güzel bir araba çevirdik.

O arabayla kız evine doğru giderken bana dedi ki; "Refik, bu arabaya binmişken şöyle bir boğaz seferi yapsak diyorum." Şoföre talimat verdi. Şoför arabayı boğaz tarafına doğru çevirdi.

Ve biz kız evine geldiğimiz zaman akşam ezanı çoktan okunmuştu. Karanlık çökmüştü. Nikah için gelen herkes büyük bir korku içindeydi. Kızın anne- babası büyük bir telaş içindeydi.

Eve girdik. Bize bir takım sitemler oldu. "Ya, nerde kaldınız bu zamandan beri" dediler. Arif Nihat cevap vermedi ama misafirlerle bir kaç dakika beraber olduktan sonra ikisini içeri odaya bıraktılar. Ama bu sefer dışarı çıkmıyorlar. Yarım saat.. bir saat.. bir buçuk saat..

Kızın anne-babası bana dediler ki; "Refik bey, siz Arif'in çok yakın arkadaşısınız. Girin içeri söyleyin, ayıptır, dışarıda misafirler var.. Çıksınlar da, biraz misafirlerle beraber olsunlar" dediler.

Kapıyı vurdum, içeri girdim. Baktım, karşılıklı oturmuş, konuşuyorlar. "Arif" dedim, "dışarıda bekleyen misafirler var. Çık biraz onlarla beraber ol."

"Ama azizim, bana ne zaman çıkacağımızı söylemediler ki" dedi.

Arif bey o gün dünya evine girdi. Ama eşi Hatice Semiha hanım saraya mensup olduğu için, köy çocuğu olan Arif Nihat Asya'yı küçümsüyordu. Arif Nihat Asya'nın anne ve babası yok. Dedesi vefat etmiş. Halalarından haber yok. Ortada bir adam, yüksek muallim mektebinin son sınıfında okuyor. Onun için Hatice hanım zaman zaman onu küçümsüyormuş. Arif Nihat buna tahammül edememiş. Onbir yıl evli kalmışlar. Onbir yıl sonra Arif Nihat Asya eşinden ayrılmak mecburiyetinde kalmış.

İkinci evliliğini diğer eşi Servet hanımdan dinledim. Dedi ki; "Ben Adana lisesine Kimya öğretmeni olarak tayin edilmiştim. Arif Nihat Asya aynı okulda vazifeliydi. Okulda bir edebiyat öğretmeni ile arkadaşlarım beni nişanlamışlardı. Fakat bir müddet sonra anladım ki benim o kişiyle birlikte olmam mümkün olmayacak. Yüzüğü çıkartıp kendisine verdim. "Efendim, bu nikah katiyyen olmaz. O bakımdan yüzüğünüzü iade ediyorum" dedim.

Benim nişanlı olduğum kimse Arif Nihat'ın çok yakın arkadaşlarındandı. Eski nişanlım araya Arif Nihat'ı koydu. Arif Nihat Asya ikide bir bana geliyor ve bu nişan yüzüğünü tekrar takmamı bana rica ediyordu..Bir..iki..üç...

Bir gün geldi, yine arkadaşı adına ricada bulunmaya başladı. Kızdım, ayağımı yere vurdum; "Arif Nihat bey! Olmaz diyorum size, olmaz! Ben bu adamla evlenemem, hâlâ anlayamıyorsunuz!" diye bağırmaya başladım. Arif Nihat ayağını yere vurdu; "Öyleyse benimle evleneceksin!" dedi.

Şaşırdım, kaldım. Çünkü Arif Nihat'ın iki çocuğu vardı. Okula gayet rahat bir şekilde gidip gelen bir adamdı. Bazen ceketinin bir tarafı sökülür, o sökük ceketle okula gidip gelirdi. Pantolunun paçaları tiftik tiftik olurdu.Bu adamla nasıl evlenirim diye düşündüm. 

Fakat Arif Nihat bana güzel mektuplar yazmaya başladı. Bu mektupları zaman zaman çantamın içerisine, zaman zaman okuldaki dolabıma, bazen mantomun cebine koyardı. Çok güzel mektuplardı.

Ve bir zaman sonra Arif Nihat Asya'nın soyadını sevmeye başladım. Sonra Arif Nihat'ın evlilik teklifini kabul ettim. Ve beni Malatya'da bulunan ağabeylerimden istemek üzere Malatya'ya geleceğini söyledi. Benim yüreğim ağzımda çarpıyor; "acaba yine o derme çatma kıyafeti ile gelir mi? Lüzumsuz bir havanın doğmasına yol açar mı" diye korkuyordum. Geldiğinde kapıyı açtığım zaman Arif Nihat'ı karşımda kravatlı gördüm. Ütülü bir elbise giymişti. Ağabeyime de Adana'dan koca bir muz hevengi getirmişti. Ağabeylerim de onun isteğini kabul ettiler ve biz evlendik."

ARİF NİHAT ASYA VE BAYRAK ŞİİRİ

Arif Nihat Asya bir bayrak şairi olarak bilindi, öyle yaşadı. Onunla bir çok şiir matinalarına katıldım. Gitmiş olduğumuz her yerde önce ondan bayrak şiirini isterlerdi. Ve o, her toplantıda bayrak şiirini okurdu. Ama aynı zamanda orada, o salonda, o kürsü önünde mutlaka bir Türk bayrağının da bulunmasını isterdi.

Bir Yozgat seyahatımızda, salonda bayrak olmadığı için bayrak getirilmesini istedi ve "bayrak getirilmeden kürsüye çıkmam ve şiir okumam" dedi. Hatta o kadar öfkelendi ki; "bayrak getirmediğiniz takdirde, yıkarım ben bu Yozgat'ı" dedi.

Hisar Dergisinin sahiplerinden Mehmet Çınarlı da o toplantı da vardı. "Üstad" dedi, "Yozgat'ı baştan sona yıkayacak suyu nereden buluyorsunuz da, siz bu şehri yıkamak istiyorsunuz" dedi. Arif Nihat Asya onun bu espirisi karşısında güldü. Ve biraz sonra bayrak geldi, kürsüye bayrak serildi. Arif Nihat Asya ondan sonra bayrak şiiriyle beraber diğer şiirlerini de okumaya başladı.

Bayrak şiirinin nasıl yazıldığını bizzat kendi ağzından dinlediğim için size arz etmek istiyorum. Adana 5 Ocak 1922 yılında Fransız işgalinden kurtarıldı. Sonra 1937-38 yıllarında Hatay bizim topraklarımıza katıldı. Hatay'ın topraklarımıza katılması münasebetiyle Adana'da her 5 Ocak'ta çok görkemli, çok muhteşem merasimler yapıldı.

1940 yılında bu 5 Ocak münasebetiyle yapılacak toplantıda istenildi ki Adana'da Ulu camii ile saat kulesi arasında gerilecek olan bayrak çekilirken, bir de bayrak üzerine yazılan bir şiir okunsun. Bunu Adana valiliği, Adana lise müdürlüğüne bildirmiş. Lise müdürü de bu konuyu Arif Nihat Asya'ya bildirmiş.

Arif Nihat Asya da bir gurup talebesini vazifelendirmiş; "gidin, kütüphaneleri dolaşın. Bayrak üzerine yazılan bir şiiri bulun ve bana getirin" dedim demişti. "Çocuklar gittiler, bir hafta çalıştılar. Daha sonra da geldiler, bana dediler ki; "efendim, bütün aramalarımıza rağmen bayrak üzerine yazılan bir şiir bulamadık."

Şaşırdım, kendilerini tekrar vazifelendirdim; "gidin, bakmadığınız kütüphanelere bakın" dedim. Gittiler, 4 Ocakta bana dediler ki; "efendim, bu aramamızda da bayrak üzerine yazılan şiir bulamadık."

O zaman ben anladım ki, bayrak üzerine şiir yazmak vazifesi artık benim boynumun borçlarından birisidir.Türk Ocağı mahallesinde oturuyordum. Türk Ocağı mahallesinde, bayrağın kudsiyetine bürünerek, bir gaz lambası altında sabaha kadar çalışarak bayrak şiirini yazdım. Nasıl yazdımsa şiir öyle kaldı.

Bir gün sonra lise talebelerinden Aydın Gür, 5 Ocak'ta Bayrak şiirini büyük kalabalıklara okudu. Adana'da bu şiir büyük bir fırtına gibi esmeye başladı. Aydın Gür'e; "kimin bu şiir?" diye sormuşlar. "Bilmiyorum" demiş, "kim sana bu şiiri verdi" demişler, "Arif Nihat Asya hocamızdan aldım" demiş. O zaman anlamışlar ki, bu şiir bana ait.

O günden itibaren bayrak şiiri adeta benim şöhret kapılarımı açtı ve ben her yerde bayrak şairi olarak bilindim ve şiiri zevkle okumaya başladım." 

ARİF NİHAT ASYA'NIN VEFATI

4 Ocak 1975 günü ben Arif Nihat Asya'nın hastahaneye yatırıldığını duydum. 5 Ocak günü, yanıma kayınpederimi, kızım Aybala Tuba'yı aldım. Beraber Numune hastahanesine gittik. Arif Nihat Asya'nın odasına çıktık. 

Odasına girdiğim zaman gördüm ki Arif Nihat Asya yatağında oturmaktadır. Üzerinde açık kahverengi renginde bir fanile vardır. Yüz basamaklı bir merdivenden koşarak çıkıp inmişçesine, göğsü körük gibi çıkıp inmektedir.

Elini öptük, karşısına oturduk. Dedi ki; "kayınbiraderimi de bu hastahaneye yatırmışlardı. Doktorlar ona neyin var diye sormuşlardı. "neyim yok ki" demişti. Her konuda, her uzvundan şikayetçiydi. Ama sigaraya karşı çok büyük bir zaafı vardı. Doktorlar ona dediler ki; "bakın, bu sigaraya devam ederseniz ölüm mukadderdir. Eğer sıhhate kavuşmak istiyorsanız bu melunu, bu sigarayı bırakacaksınız."

Şimdi Yavuz Bülent, doktorlar da bana sigarayı bırakmayı emrediyorlar. Bilmem ki ben bu sigarayı bıraksam mı bırakmasam mı?" Kayınbiraderim sözünde durdu; "Arif ben bu sigarayı bırakmamaya ama ölmeye karar verdim" dedi. Sözünden dönmedi ve öldü gitti. Acaba ben de kayınbiraderim gibi sigara içmeye devam etsem mi etmesem mi" diye konuşmaya başladı.

Dedim ki; "Hocam nasıl böyle söylüyorsunuz? Siz bu milletin malı olmuşsunuz. Siz bu millete büyük eserler vermiş bir kimsesiniz. Kendi hakkınızda, kendi hayatınızda böyle tasarrufta bulunmaya hakkınız yok. Yapmayın, madem ki doktorlar bu sigarayı bırakmanızı istiyorlar, bırakın" dedim.

Kızdı; "kim bu milletin malı olmuş be?" dedi, "ben bu milletin malı değil, ben bu milletin nalı bile olmadım." Sonra "senin bu hastahane odasında beni sorgu-suale çekme hakkın var mı?" dedi. "Estağfurullah hocam, ne sorgu suali? Ben sadece düşüncelerimi arz ediyorum" dedim.

Devamla dedi ki; "benim de bu odayı bir mahkeme salonu haline getirmeye hakkım var mı?" dedi. Derin bir sessizlik oldu.

Sonra; "anlat bakalım, dışarda neler var" dedi. O günler de Ankara'da Sanayi ve Ticaret Odasının hazırlamış olduğu "Harp Sanayii" adlı bir konferans vardı. Ben o konferansla alakalı kendisine bilgiler verdim. Etrafımızı çeviren milletlerin silah bakımından çok üstün oldukları orada zikredilmişti. Bunları anlattım. Bizim silah bakımından, tank bakımından bir takım devletlerden, Suriye'den bile geride olduğumuz anlatılmıştı. Bunları söyledim. Biz atom bombası yapabilirmişiz. Bunu orada bir profesör ifade etti. Ama bunu yapabilmek için iki reaktörün iki sene hiç durmadan çalışması lazımmış. Bizde böyle iki reaktör varmış, çalışıyormuş. Fakat Amerikalılarla yapmış olsuğumuz anlaşma neticesinde, bu reaktörlerden elde edilen malzeme Amerikalılara veriliyormuş.

"Çok üzüldüm, çok üzüldüm. Bütün bunları bildikten sonra bir insan nasıl rahat yaşayabilir" dedi.

 Bu esnada içeriye hemşire girdi. Nabzını ölçmek istedi. "Efendim, müsaade ederseniz nabzınızı ölçmek istiyorum" dedi. Ve Arif Nihat Asya zarif, güzel bir hemşirenin avucuna ellerini uzattı. En son espirilerinden birini orada yaptı; "İnanma kızım inanma" dedi, "hiçbir erkeğin nabzı senin gibi güzel bir kızın yanında normal atamaz. Eğer benim nabzımda bir anormallik varsa, bu senin güzelliğinden kaynaklanıyor" dedi. Tabii hemşire de bundan memnun oldu, tebessüm etti.

Sonra "bilmem ki kalsam mı çıksam mı? doktorlarla yarın görüşmek istiyorum. Siz ne diyorsunuz" dedi. Hemşirenin vermiş olduğu cevap tokat gibi yüzümüze indi; "ben de artık burada kalmanıza taraftar değilim efendim" dedi, "doktorların almış olduğu bütün tedbirlere rağmen siz onların sözlerini dikkate almıyorsunuz. Size sigarayı yasakladıkları halde sigara içiyorsunuz. Yani efendim, biz her gün sizi bir adım öne götürüyoruz. Siz bu sigarayı içmekle her gün iki adım geri gidiyorsunuz. Olmaz ki efendim. Kalmamanızda fayda var bence, çıksanız iyi olur" dedi.

Adeta azarlar gibi konuştu ama bir büyük dehşetle karşı karşıya kaldık. Anladım ki hocanın durumu son derece ciddi. Ama o bu durumu ciddiye almadı; "biliyorum, biliyorum. Hiçbir şeyim yok. Yarın bir an önce bu işleri yapıp buradan ayrılmak istiyorum" dedi. Sonra biz oradan ayrıldık.

Bizden sonra karısı Servet hanım gelmiş. Ben Arif hocanın vefatından sonra Servet hanımla görüştüm. Bana dedi ki; "Sizden sonra nöbeti ben aldım. İnleyerek bana dedi ki; "Servet, bugün 5 Ocak mı?"

 Arif Nihat Asya her 5 Ocak'ta mutlaka Adanalılar tarafından anılmasını isterdi. Adana valiliği, Adana belediyesi, Adana lisesinin onu aramasını, gönlünü almasını, onu Adana'ya davet etmelerini , yetiştirdiği Adanalı yüzlerce talebelerden bir teşekkür mektubu gelmesini beklerdi.

Ondan dolayı karısına sormuş; "bugün 5 Ocak mı?" "5 Ocak Arif" demiş. Ve karısı Arif Nihat'ın duygulandığını görünce onu o havadan çekip almak için; "Arif, gel bu 5 Ocakların yüzü suyu hürmetine bu sigarayı bırakalım. Bırak Arif şu sigarayı" demiş. O da "söz, bırakacağım ama fazla üzerime gelme. Yavaş yavaş.." demiş. Servet hanım da "Tamam, yavaş yavaş..Bir kahve yapayım mı sana" demiş.

Kahve tiryakisiydi. O derece kahve tiryakisiydi ki, kendisiyle birlikte bazı şehirlere şiir matinalarına giderdik. Mesela onun adına birinci sınıf veya şimdiki ifadeyle 5 yıldızlı otellerde yer ayırttırırlardı. Eğer otelde kahve ocağı yoksa, saat başı kahve içemeyecekse o oteli derhal terk eder, salonlarında takunyalarla yürünen 3. Sınıf bir otele gider, ama o kahve ocağının yanına oturur, muayyen zamanlarda kahvesini içerdi. Kahveye o kadar meraklı olan bir kimseydi.

O bakımdan hanımı "sana bir kahve yapayım mı" deyince "sulu sepken bir şey olsun" demiş. Hanımı demişti ki; "bir kahve yaptım, getirdim, kendisine verdim. Sonra bir de sigara yaktı. Sigaradan bir-iki nefes aldı. Söndürdü.. "Beni sırt üstü yatır Servet" dedi. Sırt üstü yatırdım. Birden bire gözleri kaymaya başladı. Yumrukları sıkıldı.. Anladım bir faciayla karşı karşıya kalacağımızı.. "Yapma Arif! Yapma Arif!" diye bağırdım. Ama beni duydu mu duymadı mı bilmiyorum."

 İşte o 5 Ocak günü akşam saatlerinde ruhunu Cenab-ı Hakka teslim etti. Akşam evinde onun Mevlevi arkadaşları toplandılar. Ve Arif Nihat Asya'yı Mevlevi inancına göre anmaya başladılar. Dualar okundu. Dualardan sonra onun yakın arkadaşları "Huuu.. Huuu.. Huuu.. Mevlam Huuu.. diye onun güzel ruhunu nakışlamaya çalıştılar.

 "PAÇALARIMI AĞZINIZA ALMAYIN"

Arif Nihat Asya Malatya'da bir süre lise müdürlüğü yapmış. Adana'da lise müdür yardımcısı iken 1941 yılında Malatya'ya lise müdürü olarak verilmiş. O tarihlerde Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel Malatya'ya gelmiş. Arif Nihat Asya'yı fikren biliyor. Onun için Arif Nihat Asya'yı lisede hırpalamak istemiş.

Karşısında Arif Nihat Asya'yı gördüğü zaman "bu ne biçim lise. Liseden ziyade bir hapishaneye benziyor" demiş. Arif Nihat Asya böyle bağırmalara, çağırmalara pabuç bırakacak adam değil. "Efendim, ben bu liseye geldiğim zaman liseyi böyle gördüm. Bu lisenin mimarı ben değilim" demiş.

Hasan Ali Yücel tekrar; "Liseden ziyade bir hapishaneye benziyor burası" demiş. Bu defa Arif Nihat Asya; "Siz beni buraya hapishane müdürü olarak mı tayin ettiniz efendim" demiş.

Hasan Ali Yücel kendisine böyle bir cevap verilebileceğini katiyyen düşünmüyormuş. O bakımdan, öğretmenlerin yanında da müşkül duruma durumda kalmış. Ama içindeki hıncı da gizleyemediği için onu biraz daha hırpalamak istemiş.

Arif Nihat hoca son derece rahat yaşayan bir insandı. Kılığına kıyafetine pek dikkat etmezdi. Onun elbiselerini karısı ve kızı zorla değiştirirdi. Yani Arif Nihat'ın kılığını ve kıyafetini, giyindiği elbiselerini- hiç mübalağa etmeden söylüyorum- üç ay dokunmasalar, üç ay o elbiseleri giyerdi. Nitekim, paçaları daima çamur içerisinde olurdu..Bisikletle okula gidip geldiği için bisikletin dişlisi paçalarını lif lif didiklerdi. Bir garip manzara ortaya çıkardı.

O gün de öyle bir durum var, paçaları çamur içerisinde. Hasan Ali Yücel; "sen ne biçim lise müdürüsün be? Paçalarına bak! paçaların çamur içerisinde" demiş. Arif Nihat bakanın yüzüne bakarak; "sayın bakan! Paçalarımın ağzınızda işi ne? Paçalarımı ağzınıza almayınız" demiş.

Bu cevap Hasan Ali Yücel'in suratına bir tokat gibi inmiş. "Gitti" demişti, "ve beni derhal vilayet emrine aldı ve ben edebiyat hocası olmama rağmen beni Fransızca öğretmeni olarak vazifelendirdi." Şu zulmü görüyor musunuz?

Arif Nihat hoca işte böyle haksızlık karşısında baş eğmeyen, dimdik yaşayan bir adamdı.

ARİF NİHAT ASYA'NIN BİR HADSİZE HADDİNİ BİLDİRMESİ

Ankara'da bulunduğumuz yıllarda Kerküklü bir ağabeyimiz vardı; Necmettin Esin. Ben ondan dinledim. Dedi ki; "ben Adana lisessinde okudum. Arif Nihat Asya bizim Edebiyat öğretmenimizdi. Aynı zamanda lise müdür yardımcısıydı.

Okulda bir şiir gecesi hazırladık. Şiirleri Arif Nihat bey tespit etti. Çocuklar o şiirleri sırası geldikçe çıkıp okuyorlardı. O şiir matinasına İsmail Habib Sevük de gelmişti. Kendisi Atatürk'ün sofrasında olan Atatürk'ten iltifat gören bir adam. Adana'da adeta bir Atatürk hüviyetinde dolaşıyor. O da orada var. Herkes son derece dikkatli.

Bir arkadaşımız şiir okurken İsmail Habib Sevük arkadaşımızın okuyuş tarzını beğenmedi ve ayağa kalakarak bağırdı; "Otur be! Otur be! Ne biçim şiir seçmişsin sen! Sen o şiiri ne bilirsin! O şiirin şairini ne bilirsin, otur!" diye bağırdı. O öyle söyleyince salondaki misafirler adeta nefes almaktan bile korktular.

Fakat salonun en arka sıralarında oturan Arif Nihat Asya kalktı. Sert adımlarla birinci sıraya geldi. Elinde zinciri vardı. O zinciri sallardı. Zincirini sallaya sallaya geldi ve İsmail Habib Sevük'e hitaben bağırmaya başladı; "İsmail Habib bey! İsmail Habib bey! O talebenin hocası benim! O şiiri ben seçtim. O şiirin şairini de bilirim, o şiiri de çok iyi bilirim. Nasıl siz benim talebeme böyle hitap edebilirsiniz" dedi.

Böyle can havliyle Atatürk'ün yakın bir adamına böyle bağırıyor.. İsmail Habib, Arif Nihat Asya'ya döndü, dedi ki; "laf laf! Şiiri de bilirmiş, şairini de bilirmiş." Ama Arif Nihat Asya elinde zincirini sallamaya devam ederek; "İsmail Habib bey! İsmail Habib bey! Laf değil lâf lâf! Orada a'nın üzerinde inceltme işareti var, anladın mı?" dedi. Arif Nihat böyle bir adamdı.

SİGARA TİRYAKİLİĞİ

Sigara Tiryakiliği meşhurdur. Sigara şiirinden şöyle der;

Ağızlığın

Dallardan.

Dumanın

Tüllerden.

Tütünün

Tellerden.

Düşme

Ellerden!

Beyazın var

Pullardan;

Mavin var

Göllerden

Ve bir damlacık alın

Allardan,

Güllerden...

Sorular çiziyorsun havaya

Neler soruyorsun

Yellerden?

Akrabayız

Yıllardan.

Kurtar beni

Ellerden!

Yerin dudaklardır

Payın var dillerden!

Kimin haddine seni hor görmek!

Ki seninle ben istesek

Yakabilirdik bu şehri;

Akardı bir alev nehri,

Yollardan.

Gerçekten Arif Nihat Asya merhumun ömrü boyunca içtiği sigara paketlerini toplasınız, bir abide olabilirdi ve onun yaktığı sigaraların ateşi bir şehri yakabilirdi.

TESBİH MERAKI

Arif Nihat Asya tesbih meraklısıydı. Her zaman elinde bir başka tesbih görürdüm. Belki yüzlerce tesbihi vardı. Ve Mevlevi inancında olduğu için, her tesbihini öperek alır, onu bir süre kullanır, bırakır, sonra başka bir tesbihi öperek eline alır, ve muayyen bir zaman sonra onu yine öperek bırakır.

Sandalyede mi oturuyor, kalktığı zaman sandalyesini öperdi. Bir ağaca mı yaslanmış, ağacı öperdi.

Mevleviler bütün mevcudata karşı son derece saygılı davranırlar. "Ağaç da bize yardımcı oluyor, sandalye de bize hizmet ediyor, tesbih de bizinm hizmetimizde bulunuyor. O bakımdan ben Mevlevi inancına uyarak, bunları öperek elime alıyorum, onlardan öperek uzaklaşıyorum" derdi.

ÇAKMAK MERAKI

Çok dikkat çekici özelliklerle yaşayan bir insandı. Arif Nihat Asya'nın belki kırk ayrı çeşit çakmağı vardı. En modern çakmaklardan kavla yakılan çakmaklara kadar. .

CÖMERTLİĞİ

Arif Nihat Asya muzu çok seviyormuş. Her ay başında koca bir muz hevengi getirip öğretmenler odasına bırakıyormuş. "Arkadaşlar! bu benim vakfın bahçesinden derlenmiş muz hevengidir. Herkes istediği kadar yiyebilir" diyormuş. Sonra almış olduğu maaşın bulunduğu cüzdanını masasının üzerine atıyormuş; "Arkadaşlar! Almış olduğum aylık maaş bu cüzdanının içerisindedir. Herkes istediği kadar alabilir. Kimin ne kadar aldığını görmemek için dışarı çıkıyorum" dermiş. Enteresan böyle bir özelliği var.. 

HALKIN İÇİNDEYDİ, HALKTAN BİRİYDİ

Arif Nihat Asya halkın hep içindeydi. Ve trenlerde hep üçüncü mevkide gidip gelirdi. Milletvekili olmasına rağmen böyle yapardı. Ona "hocam niye üçüncü mevkide gidip geliyorsunuz" dediklerinde, "dördüncü mevkii olmadığı için" cevabını verirdi.

Ve derdi ki; "Üçüncü mevkide bizim halkımız seyahat eder. Bizim halkımız birinci mevkiide gidip gelmez. Üçüncü mevkide bavul yoktur, sepet vardır. Çanta yoktur, bohça vardır. Üçüncü mevkide insanlar sigaralarını birbirinden yakarlar. Ve Üçüncü mevkide azizim, elmayı dişleyerek yiyebilirsin.

Üçüncü mevkide öyle konuşmalar olur ki, o konuşmalar, halkın dilindeki o deyimler bazen benim bir yazımda veya bir şiirimde gülümsemeye başlar. O bakımdan ben üçüncü mevkiiye gider, otururum. Gözlerimi yumarım, uyumuş gibi yaparım. Halkın konuşmalarına kulak veririm. O konuşmalar esnasında duyduğum güzel bazı deyimleri, tespitleri, kelimeleri hemen cebimden çıkardığım defterime yazar, yoluma devam ederim."

İNSANA İNSANCA KÖPEĞE KÖPEKÇE

Arif Nihat Asya kendi ifadesiyle; "köpekle köpekçesine konuşan, insanla insanca konuşan bir adamdı." Demişti ki; "ben Adana'da Türk ocağı mahallesinde oturuyordum. Eşim Servet'le bir gece yakın bir dosta ziyarete gittik. Giderken faytonla gittik ama dönerken faytona verecek paramız yoktu. O bakımdan-ben Adana'nın yollarını çok iyi bilirim- arka sokaklardan evimize doğru yürüdük.

Ay bütün güzelliği ile gökyüzündeydi. Ama eve yaklaşırken bir köpek sesi duymaya başladım. Yaklaştıkça, köpek sesi büyümeye, kuvvetlenmeye başladı. Sonra karşımıza kocaman bir köpek dikildi. Dişlerini görüyordum Daha çok bana doğru hırlıyordu.

 Kızım Fırat'ı Servet'in kucağına vererek ona dedim ki; "Servet, sen Fırat'ı al ve savuş. Anlaşıldı, bu köpekle benim bir işim var."

Baktım etrafta taş, sopa yok. Ben de köpeğin karşısına diz çöktüm, oturdum. Köpek; "hav hav hav" diye havlıyor. Ben de ona karşı "hav hav hav" diye havlıyorum. O bana hırlıyor. Ben de cevap olarak ona hırlıyorum.

Azizim, belki yarım saat köpekle hırlaştık. Ve inanır mısın-yeminle söylüyorum- en sonunda köpek benden korktu ve kaçtı" dedi

TRENDE BİR ADAMLA MUHAVERE

"Bir gün" diyor "Trenle Adana'ya geliyorum. Vagonda karşımda bir adam bana dedi ki; "Efendim siz ne iş yapıyorsunuz?" "Ben öğretmenim" dedim. "Nerede öğretmensiniz?" diye sordu. "Adana lisesinde öğretmenim" dedim. "Adana lisesinde bir öğretmenden bahsediyorlar. Adı Arif Nihatmış. Tanıyor musunuz?" dedi. "Tanıyorum, eşeğin biridir" dedim.

O bana övdükçe ben onu kötülüyorum. Trenden birlikte indik. Azizim arka taraflardan kaçtım. Korktum, birisi beni tanır da "ooo merhaba Arif hoca derse, adam üzerime yürüyebilirdi. Aralardan sıvıştım. "Böyle tevazu sahibiydi.

"NEDEN KOMÜNİST OLMADI"

Bir gün kendisine dedim ki; "hocam, hiç anlayamadığım, doğrusu büyük şaşkınlıklar içerisinde kaldığım bir husus var. Siz çok büyük zorluklar içerisinde yaşamışsınız. Dedenizden, babanızdan sizden herhangi bir miras da kalmamış. Bu kadar zorluklar içerisinde yaşamış olmanıza rağmen siz katiyyen komünist olmamışsınız. Ama ben Türkiye'den bir takım komünistleri biliyorum. Bunlar paşa çocukları.. bunlar zengin saraylarda, zengin muhitlerde doğdular, büyüdüler. İpek halılar üzerinde emeklediler. Ama belirli bir zaman sonra komünist oldular. Esasen sizin komünist olmanız gerekir. Siz olmadınız ama zengin aile çocukları, paşa torunları komünist oldular. Bu nasıl bir iş? Doğrusu düşündükçe şaşırıyorum" dedim.

Birden bire dinginleşti ve bana; "bana bak! Sen benim Türk olduğumu bilmiyor musun?" dedi. "Biliyorum efendim" dedim. "Bir Türk katiyyen komünist olmaz" dedi. "niçin olmasın hocam" dedim. "Hayır olmaz" dedi.

Ve bana Nihal Atsız'ın Orhun Dergisinde çıkan, komünistlerle alakalı bir yazısını aldı, getirdi. "oku bakayım şunu" dedi. Okudum. Nihal Atsız diyor ki; "komünistler resmen vatan hainleridir. Çok aptal insanlardır. Ahmak insanlardır. Bunlar bizim bütün mukaddeslerimize düşman insanlardır. Dinimize düşmandırlar, milliyetimize düşmandırlar. Dilimize düşmandırlar. Bu komünistler dünyanın en zavallı insanlarıdır. Kütük kafalı insanlardır." Böyle çok ağır ifadelerle anlatıyor.

Arif Nihat Asya bana dedi ki; "Ben de komünistlerle alakalı aynen böyle düşünüyorum." "Hocam, vallahi ben de böyle düşünüyorum" dedim. "O zaman sen bana niye; 'niye komünist olmadın? diyorsun'dedi. "Hocam, içinde bulunduğunuz durumu dikkate alarak böyle düşünüyorum" dedim.

Şimdi ben bir Türk de komünist olabilir dediğim için eline otuzüçlük tesbihi alıp saymaya başladı; "filan adam komünist..Türk değil " dedi, "Türk olmadığı için komünist oldu." "filan adam, bunun anne ve babası Türkçeyi Türkiye'ye geldikten sonra öğrendi." Filan adam.. falan adam..Hepsinin Türk olmadıkları için komünist olduklarını teker teker saydı..

Sonra sıra imameye geldi, "işte bu da bizim komünistlerin piri olan Nazım Hikmet'tir. O da Türk asıllı değildir. Aslen Polonya asıllı bir adam. Dedeleri 1840'lı yıllarda Türkiye'ye göç etmişler, Türkçeyi burada öğrenmişler. O bakımdan, bir Türkün komünist olması mümkün değil" dedi.

"Hocam, kusura bakmayın, ben bu konuda sizin gibi düşünmüyorum. Bir Türk komünist de olur, materyalist de olur, nihilist de olur, liberalist de olur..olur.. olur..olur..Memleketin o noktada kalkınacağına inandığı için kendisini o tarafa doğru kaydırabilir" dedim.

"Hayır, Bir Türk katiyyen komünist olmaz" dedi.

"Hocam, ben Ankara radyosunda çalışıyorum. Benimle birlikte çalışan kimseler var. Onları çok yakından tanıyorum. Türk asıllılar, ama komünistler aynı zamanda. Hocam mesela Çetin Altan Türktür, komünist oldu. Aziz Nesin Türktür, komünist oldu. Atilla İlhan Türktür, komünist oldu" dedim.

İşte yirmi yıllık dostluğumuz esnasında ilk defa o zaman bana sesinin en yüksek tonuyla başladı. "Sen nüfus memuru musun be.. ne biliyorsun onların soylarını soplarını da benim karşımda böyle konuşuyorsun" dedi. Öfkelenince, ben susmak mecburiyetinde kaldım.

Aradan zaman geçti..Bir hayli zaman geçti. Nihat Atsız'ın oğlu Yağmur Atsız'ın komünist olduğunu ve onun, babasının can düşmanlarıyla Almanya'da birlikte aynı evde yatıp kalktıklarını duydum ve okudum. Sonra geldim ve bunu kendisine anlattım. Dedim ki; "Bakın hocam, siz bana filan tarihte böyle söylemiştiniz. Sizin de çok dostlarınızdan birisinin oğlu komünist oldu ve komünistlerle beraber..ne diyeceksiniz şimdi buna?"

Durdu, durdu, durdu.. "Doğru, onun baba tarafı Türktür. Ama ana tarafını incelemek lazım" dedi..

KASTAMONU İPİYLE

Arif Nihat Asya komünistlerin mutlaka idam cezasıyla cezalandırılmasını isterdi. Adana milletvekili olarak meclise girdi. Meclisteki uzun konuşmalarından birisi komünistlerle ilgilidir. Kendisi lise tahsilini Kastamonu'da yaptığı için, orada çok sağlam iplerin yapıldığını biliyor, öğrenmiş. Komünistlerin mutlaka Kastamonu ipiyle asılmasını meclis kürsüsünden söyledi.

ANKARA RADYOSUNDA

Ben 1964-68 yılları arasında Ankara radyosunda vazifeliydim. O sıralar Ankara radyosunda Stalin'i Stalin'in kızından daha çok seven Marksist kimseler vardı ve onların hepsini "Şu Çılgın Türkler" isimli kitabı yazan ve kendisi de çılgın bir Türk olan Turgut Özakman almıştı Radyoya..O vazifelendirmişti.

Ve o kişiler devlet radyosunda bir takım kendi kafalarında olan kimseler ile ilgili programlar yapıyorlardı. Ben onlara bir teklif götürdüm. Dedim ki; "yarın ki nesil Arif Nihat Asya'yı merak edebilir. Davet edelim, kendisiyle ilgili bir program yapalım."

"Hayır yapamayız" dediler. Dedim ki; "o zaman, sesini alalım" "Program yapmayacağımız kimsenin sesini alamayız" dediler ve almadılar.

Yani sağlığında Ankara radyosunda Arif Nihat Asya'yı Ankara radyosunda konuşturmak mümkün olmadı. 

FATİH SİGARA VE KAHVE İÇER MİYDİ?

Ben lisede Fetih şiirleri yazmaya heveslendim. Arif Nihat Asya'nın fetihle ilgili şiirlerini okuduktan sonra daha çok heyecan duydum. Ve bir takım fetih şiirleri yazdım.

Ankara'ya yüksek tahsil için geldiğim zaman da bu yazmış olduğum fetih şiirlerini de çeşitli toplantılarda okudum. Hiçbir yerde, hiçbir kimsenin dikkatini çekmedi bu. Ama Arif Nihat Asya'nın çok dikkatini çekmiş.

Bir gün "Yeni İstanbul" gazetesinde çalışırken, Arif Nihat bey gazetede köşe yazıları yazıyordu. Ben de o gazetenin meclis muhabiri idim. "Yavuz Bülent, şu fetih şiirlerini yazıp getirsene bana" dedi.

Heyecanlandım..Gittim, sarı bir deftere onları yeni baştan yazdım. Götürdüm, kendisine verdim. Birkaç gün sonra gazeteye geldi.

Galip Erdem de gazetede köşe yazısı yazıyor. "Galip sen de gel de yukarıda seninle de beraber olmak istiyoruz" dedi. Üçümüz odasına çıktık.

Dedi ki; "Galip! Bu çocuk Fetih şiirleri yazıyor. Azizim, Fethi o kadar mükemmel anlatmış ki, hayran olmamak mümkün değil. Oku Yavuz Bülent şu Fatih şiirini" dedi.

Hakkımda böyle bir beyanda bulununca, doğrusu ben bundan son derece memnun oldum. "Hocam teşekkür ederim" filan dedim ve okudum.

Fatih şiiri şöyle başlıyor;

"Padişah olduğu belli yer ile gök arasında,

Boyu bosu dal gibi.

Bir duruşu var tepelerden mağrur, korkusuz,

Kara bir kartal gibi..

Gözlerini yumsa bir an,

Bir sigara yaksa sonra karşısında duman duman.

Bir kaç yudum kahve içse fincanında ayan beyan

Bizansı görür fal gibi..

Ve devam ediyor..

Dedi ki; "Galip be, çocuğa bak! Fatih'i ne kadar güzel anlatmış. Fatih o kadar fetih ruhu içerisindeki, sigara içtiği zaman dumanında Bizans surlarını görüyor. Kahve içtiği zaman kahve fincanında Bizans surları karşısına çıkıyor. Mükemmel.. mükemmel..mükemmel" dedi.

Oturduğum koltuğa sığamadım, böyle kabardım, ondan böyle bir iltifat görünce.. "Teşekkür ederim hocam, sağolun" dedim. "Ama oğlum, Fatih Sultan Mehmed katiyyen kahve ve sigara içmezdi . Sen ona nasıl kahve ve sigara içirirsin?" dedi.

Cahil adam çok cesur olur. "Olsun hocam" dedim "ben de sigara ve kahve içmiyorum. Ama zaman zaman bir sigara tüttürdüğüm, bir kahve içtiğim oluyor" dedim. "Ama Fatih hiç sigara tüttürmedi, hiç kahve içmedi" dedi.

"Hocam" dedim, "mesela Fatih Sultan Mehmed Topkapı sarayının bahçesinde otururken, denize baktığı zaman bir sigara tüttürmedi mi?"

"Tüttürmediiii" dedi.

"Hocam, Fatih Sultan Mehmed'e bir büyükelçi geldiği zaman, o büyük elçiye yemek verildiğinde ve yemekten sonra bir de kahve sunulduğunda Fatih Sultan Mehmed'e de bir fincan kahve getirilmedi mi?" dedim.

"Getirilmediiii" dedi..

"Ne biliyorsunuz hocam, böyle yanı başındaymışsınız gibi konuşuyorsunuz" dedim.

"Oğlum" dedi, "sigara ve kahve Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethinden yüzyıl sonra Türkiye'ye geldi. Sen nasıl böyle bir sultana sigara ve kahve içirirsin münasebetsiz adam. Çıkar onları" dedi.

Galip Erdem ağabeyimiz dedi ki; "hocam, bu arkadaşımız destan yazıyor, tarih kitabı yazmıyor ki" dedi. "Galip! Saçma sapan laf etme. Destan yazmak istiyorsa doğrusunu yazsın. Nazım Hikmet'in Kurtuluş Savaşımızla ilgili bir destan çalışması var. Fuat Uluç onunla ilgili bir yazı yazdı, Nazım Hikmet'in onbeş ayrı hatasını buldu, ortaya çıkardı. Türkiye'deki komünistlerimiz Nazım Hikmet'in günde kaç defa nefes alıp verdiğini tesbit ettikleri halde ve bu konuda en küçük bir yanlışa katiyyen tahammül edemekleri halde bu konuda seslerini çıkaramadılar. Yarın bu çocuğu Fatih'e sigara ve kahve içirdiği için sokağa çıkarmazlar, çıkaramazlar" dedi.

O sırada ben sigarayı çıkardım. "Hocam, sigarayı çıkardım" dedim. "Nasıl?" dedi.

Gözlerini yumsa bir an,

 Çizgi çizgi duman duman.

 Bir kaç yudum kahve içse fincanında ayan beyan

 Bizansı görür fal gibi.."

"Güzel bak, güzel" dedi. "Ama kahveyi de çıkaracaksın."

"Hocam, kahve çıkmıyor" dedim.

Sonra çalıştım,

Gözlerini yumsa bir an,

 Çizgi çizgi duman duman.

 Bir kaç yudum su içse tasında ayan beyan

 Bizansı görür fal gibi.."

Kurtulduk.. Sonra bir yer daha var;

Sivaslı Recep, Bursalı Ömer, Manisalı Fahreddin.

Üç kısrak üstünde üç yeniçeri,

Dört nala at sürerler Bizans surları üstüne,

Kılıç tutar, mızrak tutar, kalkan tutar elleri."

"Oğlum, sen burada bu yeniçerileri nasıl ata bindirirsin be?" dedi. "Niye bindirmeyim?" dedim. "Oğlum, yeniçeri ata binmez, yeniçeri yerde dövüşür. Sipahi ata biner. İndir bu yeniçerileri attan" dedi. "Hocam, yeniçerileri attan indirmem mümkün değil.Çünkü kafiye öyle gidiyor... yeniçeri, elleri, iri, biri, diri... diye gidiyor. Yani sipahi ile ileri, geri.. kafiyeli değil ki" dedim. "Bilmem.. bunları mutlaka indirmen lazım" dedi.

"Git" dedi, "benden Enver Behnan Şapolyo'ya selam söyle. Sana anlatsın, yeniçeri ata biner mi binmez mi?"

Enver Behnan o yıllarda Kızılay'da tek başına dolaşırdı. Bir gün kendisini gördüm. "Efendim, Arif Nihat beyin size çok selamı var. Aramızda bir tartışma oldu. Beni size gönderdi. Bu şiirde ben yeniçerileri ata bindirmiştim. Yeniçeri ata biner mi binmez mi efendim" dedim.

"Oku bakayım" dedi, okudum.. "Oooo..Arif Nihat çok haklı. Yeniçerileri topyekün indireceksin" dedi. Sonra "Peki" dedi, "bir daha oku." Okudum. "Sivaslı Recep, Bursalı Ömer, Manisalı Fahreddin." "Niye Sivaslı Recep" dedi. "Efendim, ben Sivaslıyım da..İstedim ki Sivas ismi de girsin buraya.." "Olmaz. Sivas o zaman bizim sınırlarımız içinde değildi" dedi.

Anladım ki, bir destan şiiri yazmak için mutlaka-Arif Nihat'ın söylediği gibi- meseleleri bilmek lazım..Böyle heyecanla, heyheylerle, bağırmakla, çağırmakla destan şiiri yazılmaz.

(Bayrak Şairi Arif Nihat Asya Konferansı, 4 Ocak 2013)

Not: Arif Nihat Asya hakkında hocamızın daha geniş hatıraları için bakınız; Yavuz Bülent Bakiler, Arif Nihat Asya İhtişamı

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

ARİF NİHAT ASYA’DAN BİR HATIRA BUKETİ

ARİF NİHAT ASYA’DAN BİR HATIRA BUKETİ

Arif Nihat Asya, Tokat’ın Kapusuz köyünden. Dedeleri 1071 Malazgirt savaşından sonra Türkist

EBU’L HASAN EN NEDVİ HAKKINDA NE DEDİLER?-2

EBU’L HASAN EN NEDVİ HAKKINDA NE DEDİLER?-2

Dostu, hocamız, hafız Abdülfettah Ebu Gudde(rahimehullahi teala) ‘Safhatu Min Sabril Ulema’ a

MUHAMMED EMİN ER HOCAEFENDİ

MUHAMMED EMİN ER HOCAEFENDİ

Muhammed Emin Er, Zülfügül lakabını taşıyan Hacı Zülfikâr‘ın oğlu olup, milâdî 1914,

ÇAN ŞEYHLERİNİN TASAVVUFTAKİ YERİ VE KONUMU-2

ÇAN ŞEYHLERİNİN TASAVVUFTAKİ YERİ VE KONUMU-2

3. Çan Şeyhleri’nin Osmanlı Devleti ile İlişkileri Şeyh Ahmed Elçani Hz.leri Çan camisind

EBU’L HASAN EN NEDVİ HAKKINDA NE DEDİLER?-1

EBU’L HASAN EN NEDVİ HAKKINDA NE DEDİLER?-1

İlim, basiret, salah ve takva ehli kimseler onu sena etmede ittifak etmişlerdir. Onun faziletleri

ÇAN ŞEYHLERİNİN TASAVVUFTAKİ YERİ VE KONUMU-1

ÇAN ŞEYHLERİNİN TASAVVUFTAKİ YERİ VE KONUMU-1

Seyyid Şeyh Ahmed Elçani hazretleri Kadiri tarikatı geleneğinden gelen bir ailenin mensubudur. 1

ŞEYH SAFFETULLAH-I OHİNİ(1939-1989)

ŞEYH SAFFETULLAH-I OHİNİ(1939-1989)

Kıymetli ziyaretçilerimiz, Son devrin bilinmeyen büyük âlimlerinden merhum Şeyh Saffetullah-ı

EBU’L-HASEN ALİ EL-HASENÎ EN-NEDVÎ (1333-1420/1914-1999)

EBU’L-HASEN ALİ EL-HASENÎ EN-NEDVÎ (1333-1420/1914-1999)

Hint altkıtasının önde gelen âlimlerinden olan Ebü’l-Hasen Ali (Miyân) b. Abdülhay b. Fahr

DOSTUM NEDVİ

DOSTUM NEDVİ

Dostum Nedvi ilk defa 1951 yılı kışında “Salı Konferanslarından” birinin sonunda Kahire

BEDİÜZZAMAN'IN HAYATI VE ESERLERİ-2

BEDİÜZZAMAN'IN HAYATI VE ESERLERİ-2

Eserleri Bediüzzaman’ın eserleri, kendi hayatındaki dönüm noktalarını ifade eden "Eski Sai

BEDİÜZZAMAN'IN HAYATI VE ESERLERİ-1

BEDİÜZZAMAN'IN HAYATI VE ESERLERİ-1

Bediüzzaman Said Nursi, 1293-94/1876-77 tarihinde Bitlis'in Hizan kazasının İsparit Nahiyesine b

Kur an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.

Hicr Suresi,9 (Mürşid 3.1'den alınmıştır)

GÜNÜN HADİSİ

Sahabilerim yıldızlar gibidir. Hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz."

Rezin

TARİHTE BU HAFTA

*Kanije müdafaası(18 Kasım 1601) *Hz.Fatıma'nın(r.anha) Vefatı(22 Kasım 632) *İstanbul'un Müttefikler Tarafından İşgali(23 Kasım 1918) *Alparslan'ın Şehadeti(24 Kasım 1072) *Öğretmenler Günü(24 Kasım)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI