Cevaplar.Org

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-15

BİR PAPAZLA MUHAVERE Ben zaman zaman Avrupa ülkelerine davet edildim. Bir gün Almanya’nın Düsseldorf şehrinde bir caminin bahçesinde sabah kahvaltısı yaparken, içeri bir adam girdi. Sarışın, uzun boylu, düz saçlı bir adam. Yanımda oturan arkadaş dediler ki; “hocam, bu gelen, bu bölgenin papazıdır.”


Salih Okur

nedevideobendi@gmail.com

2019-05-09 00:28:41

BİR PAPAZLA MUHAVERE

Ben zaman zaman Avrupa ülkelerine davet edildim. Bir gün Almanya'nın Düsseldorf şehrinde bir caminin bahçesinde sabah kahvaltısı yaparken, içeri bir adam girdi. Sarışın, uzun boylu, düz saçlı bir adam. Yanımda oturan arkadaş dediler ki; "hocam, bu gelen, bu bölgenin papazıdır."

Allah şahit, Almanlardan nefret üstüne nefret ediyorum. Dünyanın en adi, en bayağı insanları Almanlar. İçimden "ben şimdi senin nefesini kestim papaz efendi" dedim. Geldi, yanımıza oturdu. Okulunda Türk asıllı öğrenciler varmış. Onlara şu şu konularda ne gibi dersler anlatmalıyız? Onun cevabını bizim o bölgenin cami imamından öğrenmek istiyordu.

Bizim Almanya'da büyükelçimiz yok mu? Var tabii.. Ama büyük elçimizin bu meselelerle uğraşacak zamanı yok. Büyükelçi çok daha mühim bazı meseleleri ele alıp inceliyor. 'Bir toplantıda içki bardağını şöyle mi tutmak lazım, böyle mi tutmak lazım?', 'bir kadının karşısında nasıl reverans verilir, hangi yemekler, nasıl ikram edilir?' Böyle ciddi meseleler üzerinde duran bir büyükelçi kalkar da, 'okullarda çocuklarımıza nasıl bir eğitim verilmeli?' gibi bir mesele ile uğraşır mı? Uğraşmaz. Nitekim orada da büyükelçimizin takındığı tavır, devletimizin takındığı tavır dolayısıyla papaz gelmiş, 'okullarda çocuklara hangi konuları anlatmalıyım?' sorusunun cevabını bizim oradaki imamdan öğrenmeye çalışıyor.

Papaz efendi geldi, masaya oturdu. Selam faslından sonra "muhterem peder' dedim, 'bütün çocukluk ve gençlik yıllarım Almanlara karşı büyük bir hayranlıkla geçti. Almanları çok sevdim. İkinci Dünya Savaşı yıllarında evimizde Karagöz diye bir gazete okunurdu. O gazetede 'Alamanlardan' ve 'Uruslardan' bahsedilirdi. Hepimiz millet olarak Alamanların yani Almanların galip gelmesini isterdik. 

Lise ve Üniversite yıllarımda da Almanlara karşı muhabbetim eksiksiz devam etti. Ama şimdi Almanları pire kadar sevmiyorum. Hatta Almanlardan nefret ediyorum" dedim. "Niçin?" dedi. Anlattım; "muhterem peder! Biz Birinci Dünya Savaşına sizin yüzünüzden girdik. Çünkü Birinci Dünya Savaşı öncesinde Avrupa'nın büyük devletleri arasında sömürge meselesi yüzünden gerginlikler vardı.

Alman genelkurmayı Birinci Dünya Savaşına girmeden önce aklını kullandı. Almanya'nın karşısında İngiltere, Fransa ve Rusya vardı. Almanya istedi ki, yanında bir müttefiki olsun. Hasımlarının silahlarının bir kısmını o müttefikine çevirsin. Kimi düşündü? Bizi düşündü ve bizi yanına aldı. Böylece Almanya'ya karşı savaşan bu güçlerin bir kısmı bize hücum ettiler ve Alman ordusu rahatladı.

O münasebetle muhterem peder, sizden iki büyük savaş gemisi Çanakkale'nin önlerine dayandı. Arkalarından Fransız ve İngiliz gemileri geldiler ve bize dediler ki; "aman, onlar bizim hasımlarımızdır. Onları bize verin."

Biz onlara dedik ki, "bunlar Almanya'ya ait değil. Biz bu gemileri Almanya'dan satın aldık. Ey İngiltere! Biz size iki gemi ısmarlamadık mı?" "Evet." "Hatta bu gemilerin parasını da vermedik mi?" "Verdiniz." "Vermemize rağmen siz o gemileri bize teslim etmediniz. Biz de onun karşılığında bu Alman gemilerini aldık" dedik.

Ve Alman mürettebatının başına Fes koyduk, onları Türkleştirmek için. Bandıralarına Türk bayrağı çektik. Bu gemilerin başında bulunan amiral Suşon akıllı bir adamdı. Alman Genelkurmayından aldığı talimatı yerine getirmek için Karadeniz'e çıktı. "Orada bir manevra yapacağız" diye çıktılar ve gidip Rusların Sivastopol şehrini bombaladılar. Rusya bize savaş açtı ve kendimizi güm diye savaşın içinde bulduk. Ve bizim ordularımız Alman komutanlarının emri altında çalışmaya başladılar. Limon Von Sanders adlı bir adamın emrinde bizim beş yüz bin kişilik bir ordumuz vardı.

Amiral Suşon deniz kuvvetlerimize emrediyordu. General Leben kara kuvvetlerine, general geber jandarma kuvvetlerimize .. Generaller... Generaller... Generaller...

Ve sevgili Peder, biz sizin yüzünüzden Birinci Dünya Savaşında 2 Milyona yakın insanımızı kaybettik. Şehid olanlar..yaralananlar... Hastalananlar... kaybolanlar..Sizin yüzünüzden..

Ve sayın peder Birinci Dünya Savaşında Almanlarla beraber olan bizim başbakanımız Talat Paşa kaçıp Berlin'e geldi. Ermeni asıllı bir militan bizim başbakanımızı Berlin'de alnından vurdu. Ve sizin ağır ceza mahkemeleriniz o Ermeni militanına bir gün, bir gün bile hapis vermedi. Adeta madalya takarak adamı dışarı çıkardınız. Ve biz o hadiseden sonra düşünmeye başladık.

Şimdi ben size soruyorum muhterem peder, Almanya'nın bu hareketi bir papaz olarak, bir aydın olarak sizin vicdanınızı kanatıyor mu, kanatmıyor mu? Bunu bana lütfen söyleyin. Nasıl dostluk bu?

"Bu siyasi bir sorudur, bunun cevabını veremem" dedi.

"Ooo.. Mükemmel cevap verdininiz, çok teşekkür ederim, bundan mükemmel cevap olamaz, aldım ben cevabımı" dedim.

Biz papazla böyle cami avlusunda sohbet ederken hemen arka tarafında kahvehane var. Bizim işçilerimiz orada nasıl vatan tefekkürü içinde bulunduklarını duyuyorum; tavla şakırtıları geliyor, "gele., iki bir., ha ha ha., hi hi hi.." sesleri geliyor.

Bizim arkadaşlardan birisi onlara gitmiş; "ya koşun gelin, Yavuz Bülent, papazın kepazesini çıkarıyor" demiş. Birden etrafımızda kırk işçi adeta bir çember meydana getirdi.

Ben papaza ikinci sorumu sordum; "Muhterem peder NATO anlaşmasının beşinci maddesini biliyor musunuz?" "Biliyorum" dedi. "Lütfen arkadaşlara da söyler misiniz? Onlar da öğrenmek istiyorlar" dedim. Doğru olarak söyledi. "Herhangi bir NATO ülkesine yapılan taarruz, bütün NATO devletlerine yapılmış gibi kabul edilecektir." 

Peki, muhterem peder, Şimdi Almanya'da bizim vatan bütünlüğümüzü bölecek nümayişler oluyor. Gerçi bu nümayişleri bizim çok cahil, çok gafil vatandaşlarımız düzenliyorlar ama sizin bazı siyasileriniz de o cahiller güruhu ile kol kola yürüyorlar. Mesela siz bir papaz olarak, kilisenize gelen kimselere: -Bu yaptığınız ayıptır! Türkler bizim müttefiklerimizdir. Almanya'da Türkiye'yi bölmek parçalamak için nümayiş yapanlara katılmayın! Demiyor musunuz? Bu nasıl dostluk?

"Bu siyasi bir sorudur, bunun cevabını da veremem" dedi.

"Ooo.. Mükemmel cevap verdininiz çok teşekkür ederim, bundan mükemmel cevap olamaz, aldım ben cevabımı" dedim.

Papaz durdu, durdu; "Peki siz neden Birinci Dünya savaşında bir buçuk milyon Ermeni'yi kestiniz?" dedi.

"Muhterem peder, ben size iki soru sordum. İkisine de "bu siyasi bir sorudur, bunun cevabını da veremem" dediniz. Şimdi siz bana yüzde yüz siyasi mahiyette bir soru soruyorsunuz. Size çok teşekkür ederim. Ben bu sorunun cevabını veririm. Yalnız bir şartla. Açıklamam bittikten sonra, Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in ve İncil'in üzerine size yemin ettireceğim. Kanaatinizi bana olduğu gibi söyleyeceksiniz. Var mısınız buna?"

"Varım" dedi.

"Tamam" dedim, "ben size o konuyu açıklayayım. Yalnız size kim söylenmişse bir buçuk milyon Ermeni'yi kestiğimizi, yanlış söylemiş. Aptal adamın birisi on beş rakamından o birin ve beşin arasına tutmuş bir nokta koymuş. On beşi bir buçuk yapmış. Muhterem peder, biz Birinci Dünya savaşında bir buçuk milyon Ermeni'yi kesmedik. On beş milyon Ermeni'yi kestik, on beş milyon..Bir on beş milyon daha olsaydı bir on beş milyonunu daha kesecektik." Tahrik etmek için özellikle böyle konuşuyorum..

"Niçin, niçin?" dedi.

"Muhterem peder, bakın şimdi ben size anlatıyorum. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Biz bu Ermenilerle 1071'de Malazgirt Meydan Muharebesinden sonra tanıştık. Biz Doğu Anadolu'yu Ermenilerden almadık. Biz Doğu Anadolu'yu Doğu Roma imparatorluğundan aldık. Doğu Roma imparatoru Romen Diyojen oradaki Ermeni varlığından müthiş rahatsızdı. Bu savaştan çıktıktan sonra Ermeni varlığını tamamen dağıtacağını söylüyordu. Ama savaştan biz galip çıkınca Ermeniler rahata kavuştular.- Çünkü biz Ermenilere katiyyen "gözünüzün üstünde kaşınız var" demedik. Ermenilere şöyle fiskeyle olsun dokunmadık. Orada tam arzu ettikleri gibi yaşadılar. Ticari ve meslek hayatlarında hiçbir sıkıntıyla karşı karşıya kalmadılar.

Bursa'yı fethettiğimizde Ermenileri doğudan alıp Bursa'ya yerleştirdik. Bursa'da çok rahat yaşayışları oldu. Yine hiç kimse Ermenilere en küçük tarizde bulunmadı. Ne zamana kadar? 1453 yılına kadar. 1453 yılında biz İstanbul'u fethedince, Fatih Sultan Mehmed Rumlardan boşalan bir takım kiliseleri, bir takım yerleri Ermenilere verdi. Ve muayyen bir zaman sonra Ermeniler bizim nazarımızda sadık tebaa olarak alkışlandı.

Bizim Osmanlı devrinde 225 sadr-ı azamdan 78'i Türk, gerisi başka milletlerden. Bunlardan iki tanesi de Ermeni. Sonra Meşrutiyet ilan edildiği zaman Ermeni asıllı 12 kişiye bakanlık koltuğunu uzatmışız. Bizim maliye bakanımız Ermeni, hazine-i hassa bakanımız Ermeni..Bizim bayındırlık bakanımız Ermeni. 29 Ermeni asıllı kişiye paşalık rütbesi vermişiz. Aşağı yukarı 13-14 yabancı ülkede bizim Ermeni asıllı elçilerimiz var. Yani Ermenilere "gözünüzün üstünde kaşınız var" dememişiz. Teba-yı sadıka olarak onları bağrımıza basmışız..

Ne zamana kadar? Sultan İkinci Abdülhamit han zamanında Rusya Anadolu topraklarına saldırıncaya kadar. Ruslar bize saldırınca, Ermenilere de kol kanat germiş, Ermenileri kendi tarafına çekmeye başlamış ve Ermeniler Rus politikalarının, Rus telkinlerinin tesiri altında kalarak devlete doğudan itibaren isyan etmeye başlamışlar. Ve bizim padişahımıza suikastlar kurmuşlar. İkinci Abdülhamid han'ı öldürmek istemişler. İkinci Abdülhamid han'ın en büyük günahlarından birisi güneyimizde bir İsrail devletinin kurulmasına mani olmasıdır. İkincisi, doğuda bir Ermeni devletinin kurulmasını engellemiş olmasıdır.

Daha sonra biz Birinci Dünya Savaşında Ruslarla çarpışmaya girdiğimiz zaman Rus, Fransız ve İngiliz devletlerinin tertibiyle Ermenileri silahlandırdılar ve bizi arkamızdan vurmaya başladılar.

Muhterem peder, Ermeniler o sırada sivil halkımıza korkunç zulüm ve işkenceler yapmaya başladılar. Ben biraz okumaya meraklı bir kimseyim. Vallahi billahi tallahi ben dünyada Ermeniler kadar vahşiyane usullerle adam öldüren bir başka kavim görmedim. Ermeniler bizim insanlarımızı avuçlarının içinden, ayaklarının bileklerinden duvarlara, direklere çakıyorlar, canlı canlı..Ondan sonra bunların derilerini yüzmeye başlıyorlar. Ondan sonra bunların gözlerini keskin bıçaklarla çıkarıyorlar. Sonra bunların -affedersiniz- tenasül uzuvlarını ağızlarına veriyorlar. Çocukları annelerin yanında öldürüp tandırda pişiriyorlar, annelerine yedirmek istiyorlar. Sonra çocukları öldürüp akan kanlarının altından annelerini geçirmek istiyorlar. İnsanları camilerimize canlı canlı doldurup, ateşe veriyorlar..Aklınıza gelmedik bir takım melanetler...

Ve biz Birinci Dünya Savaşına girdiğimiz zaman Türkiye'de 41 Alman asıllı general vardı..Sizin genelkurmayınız bize dedi ki; "Bu Ermeni güçlerini oradan çekip almazsanız bu savaştan başarılı çıkamazsınız. Çekip alacaksınız."

Biz o zaman bu Ermeni nüfusu bizim sınırlarımız içindeki Suriye'ye çekip götürmek istediğimiz zaman anası, babası, kardeşi, bacısı, oğlu Ermeniler tarafından öldürülen Kürtler ve Türkler harekete geçtiler, Ermenileri öldürmeye başladılar. Ne kadar? 200 bin civarında..Eğer Ermeniler bize ihanet etmeselerdi, bizim devlet adamlarımız akıllarını peynir ekmekle mi yemişlerdi, savaşın en zor günlerde bir de içeride Ermenilere karşı bir cephe açsınlar? Burada mesuliyet tamamen Ermeniler üzerindedir.

Şimdi muhterem peder, durum bundan ibaret. Hz. İsa'nın başı için, Hz. Meryem'in kudsiyeti için ve İncil'in kudsiyeti için ben size yemin ettirerek soruyorum. Bizim yerimizde siz olsaydınız bu Ermenilere ne yapardınız?

-Aynen sizin yaptıklarınızı yapardık" dedi. Sonrasında papaz efendi;

-Türkiye neden Doğu ve Güneydoğuda bir Kürt devleti kurulmasına izin vermiyor? dedi.

Cevaben dedim ki; "Ben hem Ermenistan'ın, Rusya'nın, İsrail'in, Suriye'nin, Yunanistan'ın, hem de Avrupa devletlerinin Türkiye üzerindeki büyük emellerini, oyunlarını çok iyi biliyorum. Yarın biz, sizin gül hatırınız için Doğu Anadolu'dan çekilsek, oraları Kürtlere bıraksak, en kısa zamanda hem Ermeniler, hem de Yahudiler, Kürtlerin başlarına bineceklerdir. Şimdi ben size, Hz. İsa'nın, Hz. Meryem'in ve İncil'in kutsiyeti üzerine yemin ettirerek soruyorum. Kürtler, yarın böyle bir tuzağa düşürülünce, siz, Kürtlerin mi, yoksa Ermenilerin mi yanında yer alırsınız? Kimi desteklersiniz?"

Papaz efendi kıpkırmızı kesildi ve tek kelime söylemeden dövülmüş gibi kalktı ve masamızı terk edip gitti." (Avrasya Bir Vakfı Söyleşisi), (Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, En Büyük Sevdamız Türkçe Söyleşisi), (Kutlu Ülke Derneği Söyleşisi)

BİR CUMHURBAŞKANININ ERMENİ MESELESİNDE SÖYLEYEBİLDİKLERİ

Ahmet Necdet Sezer 4 Eylül 2000 tarihinde ABD'ye gitti. Orada Birleşmiş Milletlere mensup 190 devlet başkanının katıldığı bir toplantıya davetliydi. O toplantıda, Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan söz aldı. Ve 189 devlet başkanının gözlerinin içine baka baka, tam bir saat konuştu. O konuşmasında Koçaryan dedi ki: "...Türkler 1915 yılında, Türkiye'de 1.5 milyon mazlum Ermeni'yi katlettiler. Ermenilere karşı soykırım uyguladılar." Koçaryan'dan sonra, Ahmet Necdet'e söz verildi.

Bizim cumhurbaşkanımız çok vakur(!) bir şekilde yerinden kalktı. Çok vakur(!) adımlarla yürüdü, geldi. Çok vakur(!) bir şekilde kürsüye çıktı. Çok vakur(!) bir eda ile bir cümle söyledi, iki cümle değil; "Bu meseleleri tarihçilere bırakmak gerekir!" dedi ve aynı vakur eda ile yerine oturdu. Ahmet Necdet Sezer'in bu sessizliğinden sonra 22 devlet Ermenilerin soykırım iddiasını desteklediler, bize karşı oy kullandılar. Bu meselede Cumhurbaşkanımızın konuşamaması o mesele hakkında bilgisi olmamasından kaynaklanıyor, bizim milletimizin suçlu olmasından değil. (Sivas Cumhuriyet Üniversitesi, En Büyük Sevdamız Türkçe Söyleşisi) (Medipol Üniversitesi, 24 Aralık 2014, Geçmişten Günümüze Türk Dili Konferansı) (Kutlu Ülke Derneği Söyleşisi), (Avrasya Bir Vakfı Söyleşisi) (Kültür Ordusu adlı Radyo Konuşması)

O günlerde Nazilli'de benim bir konferansım vardı. Hemen o günlerde cereyan etmiş olan bu hadiseyi ortaya getirdim; "Sayın Cumhurbaşkanı" dedim, "Koçeryan tarihçi mi? O konuşuyor da siz neden konuşmuyorsunuz? Lütfen yurtdışına bundan sonra çıktığınızda ilgililerle görüşün, onlardan 16 sayfalık bu meseleyle alakalı bilgi edinin. ' Ve gittiğiniz yerde susmayın. Sizin susmanız sonucunda bakın 22 devlet bizim aleyhimizde oy kullanmaya başladı."

Bunları söyledim ve Ahmed Necdet Sezer'i sevmediğimi de ifade ettim. Burada da söylüyorum, ben mecbur muyum Ahmed Necdet Sezer'i sevmeye? Ama ben ona hakaret etmiyorum. Ceza kanunlarımıza göre suç teşkil eden bir cümle söylemiyorum. Evet, sevmiyorum, bu da şahsi bir meseleden değil. Bizim devletimizin başını yabancı devletler önünde önümüze eğdirdiği için..

O toplantıda bulunan bizim emniyet mensuplarımızdan çok değerli(!), kafası çok iyi çalışan(!), meselelerimizi çok iyi bilen(!) bir polisimiz zabıt tutmuş; "Yavuz Bülent burada Cumhurbaşkanına hakaret ediyor" diye. Mahkemeye verdiler, mahkeme., mahkeme.. Asil hâkimlerimiz beni on ay hapse mahkûm ettiler. Niye? Cumhurbaşkanına dedim ki ben; "okuyun bu meseleyi, öğrenin, bilin. Türkiye'yi müşkül durumda bırakacak bir tavır içinde olmayın." Ve mahkeme bunu hakaret kabul etti, beni on ay hapse mahkûm ettiler, beş yıl te'cil ettiler. (Medipol Üniversitesi, 24 Aralık 2014, Geçmişten Günümüze Türk Dili Konferansı), (Avrasya Bir Vakfı Söyleşisi), (Kutlu Ülke Derneği Söyleşisi), (Kültür Ordusu adlı Radyo Konuşması)

"KEŞKE KİTABIMIZ OKU EMRİ İLE BAŞLASAYDI"

Bir üniversitede konuşurken öfkelendim ve dedim ki; "bütün bu geriliklerin sebebi İslâm'dır, Kur'an'dır ve peygamberdir; çünkü bizim kitabımız okuma (!) emri ile başlıyor. Oku diye başlasaydı, müslüman millet okuyacaktı. Kur'an "okuma(!)" dediği için millet okumuyor.

Müsebbib, Hz. Peygamberdir; çünkü 'ilim Çin'de değil, başının arkasında dahi olsa aman oradan kaç (!)' demiş.. Hz. Ali'yi çok severiz, o da demiş ki 'bana bir harf öğretenin yedi sülalesinden emdiği sütü burnundan getiririm (!)' bu yüzden Alevi de okumuyor, Sünnî de..."

Bir profesör beni zorla odasına çay içmeye davet etti. Odasına çıktık. Bana "sizi tebrik ederim, ne kadar cesaretle konuştunuz. Keşke bizim kitabımız Kur'an oku emriyle başlasaydı" dedi. Bardak düştü elimden, "aman hocam ne yapıyorsunuz, ben özellikle ters söyledim, milleti biraz sarsabilmek için" dedim. Profesör, Kur'an'ın oku emriyle başladığından haberdar değildi.

O bakımdan bu felaketlerin üstesinden gelebilmemizin birinci şartı okumaktır, araştırmaktır, bilmektir. (Kutlu Ülke Derneği Söyleşisi)

LAİKLİĞİ İHLAL EDİŞİM

Ben bir zaman Şile'de konuştum. Orada dedim ki; "Bir zaman, benden önceki nesil çok Arapça ve Farsça kelimelerle konuştular. Mesela ben Fakültenin birinci sınıfında okurken bizim bir anayasa profesörümüz vardı, Bülent Nuri Esen.. Bize bir takım kaideleri Osmanlıca olarak yazdırıyor ve ezberletiyordu, ben de onları ayağımı yere vura vura ezberliyordum; "Tarik-i âmm üzerinde nâsın müsellah olarak tecemmuu memnudur. Kezalik nâsın tarik-i âmm üzerinde gayr-i müsellah olarak tecemmuu memnudur."

Ve yine şöyle tarifleri ezberlemek durumundaydık; "Mütevasiyen mudalla bir müsellesin re'sinden kaidesine indirilen hatt-ı müstakim, kaide-yi iki müsavi parçaya taksim eyler."

Ben böyle söyler söylemez, ön sırada oturan ve deprem profesörü olarak bilinen zat-ı muhterem(Ahmet Ercan) birden bire ayağa fırladı, "sen orada bir takım ayetler okuyarak laikliği ihlal edemezsin. Atatürk ilke ve inkılâplarını çiğneyemezsin. Seni protesto ediyorum. Burası Atatürk Türkiyesidir" dedi,

Dehşet içerisinde kaldım. Baktım adam şaka filan yapmıyor. Boyun damarları parmak parmak kabardı. Ver karısı koluna girerek zorla dışarı çıkardı.

Toplantıdaki kimselere dedim ki; "Görüyorsunuz, hal-i pürmelâlimizi. Birincisi hukukla ilgili bir kaide; "Umumi yollar üzerinde halkın silahlı olarak toplanması yasaktır. Aynı şekilde halkın umumi yollar üzerinde silahsız olarak toplanması da yasaktır" demek varken, "Tarik-i âmm üzerinde nâsın müsellah olarak tecemmuu memnudur. Kezalik nâsın tarik-i âmm üzerinde gayr-i müsellah olarak tecemmuu memnudur" deniliyor. Ne lüzum var böyle söylemeye?

Ötekisi de bir geometri ifadesi; "bir eşkenar üçgenin tepesinden tabanına indirilen dik çizgi tabanı iki eşit parçaya böler" demektir.

Biliyor musunuz, deprem profesörü dışarı çıkmış, gitmiş, bir partinin ilçe başkanını görmüş, onu yanına almış, garnizon kumandanına gitmişler. Demişler ki; "siz burada böyle oturuyorsunuz, Yavuz Bülent Bakiler orada ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler okuyarak laikliği ihlal ediyor. Beraber savcıya gitmişler, demişler ki; "siz burada böyle oturuyorsunuz, Yavuz Bülent Bakiler laikliği ihlal ediyor."

Bir hukuk kaidesi ile bir geometri kaidesini ifade ediyorum ve bunları tenkit ediyorum, bu şekilde ifade etmek yanlıştır diye..Ama deprem profesörü olan zat beni laikliği ihlal etmekle, Atatürk ilkelerini çiğnemekle suçluyor.

Sonra savcılığa şikâyet ettiler. Gittim, savcı dedi ki; "ben sizin konuşmanızı dikkatle dinledim.(banda alınmıştı) Katiyyen ayet okunmak yok, hadis okumak yok. Burada bir takım kimseleri dinledim. Hiçbirisi sizin laikliği ihlal eder mahiyete konuştuğunuzu söylemediler" dedi ve takipsizlik kararı verdi..(TV Net, Net Bakış Programı)

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-15

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-15

BİR PAPAZLA MUHAVERE Ben zaman zaman Avrupa ülkelerine davet edildim. Bir gün Almanya’nın Dü

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-14

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-14

ÖĞRETMENLERİN ŞUURU İstanbul’da bir öğretmenler gününde Fırat Kültür Merkezi'ne, konu

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-13

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-13

ANKARA RADYOSUNDA Ben 1964-68 yılları arasında Ankara radyosunda vazifeliydim. O sıralar Ankara

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-12

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-12

MEVLEVİLİĞİ Ben her defasında Arif Nihat Asya’nın elini öperdim. Bana elini kolay kolay ve

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-11

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-11

ARİF NİHAT ASYA İLE TANIŞMAM Ben Arif Nihat Asya’yı ilk defa Türk Ocağında tanıdım. Ger

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-10

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-10

ARİF NİHAT ASYA VE BAYRAK ŞİİRİ Arif Nihat Asya bir bayrak şairi olarak bilindi, öyle yaşa

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-9

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-9

ARİF NİHAT ASYA’NIN İLK HAYAT DEVRESİ Arif Nihat Asya Tokat’ın Kapusuz köyünden. Dedeler

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-8

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-8

BİR BAKANIN MEHMED AKİF CEHALETİ Yavuz Bülent Bakiler beyefendi anlatıyor; "Ben 1986 yılında

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-7

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-7

OKUMAYAN ATATÜRKÇÜLER Ben Ankara televizyonundayken 1976 yılında, Şaban Karataş TRT genel m

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-6

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-6

MİRZA FETHALİ AHUNDOF Rus çarlığı, tebaası olan büyük Türk dünyası ile Anadolu insanın

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-5

YAVUZ BÜLENT BAKİLER HOCAMIZDAN HATIRALAR-5

SİVAS’TA AVUKATLIK YILLARI Sivas’ta avukatlık yıllarım daha ziyade memleket şiirleri ile y

İnsan, bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir.

Yasin, 77

GÜNÜN HADİSİ

"Kişi, dostunun dini üzeredir. Bu nedenle, kiminle dost olacağına dikkat etsin!"

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

TARİHTE BU HAFTA

*Gençlik ve Spor Bayramı(19 Mayıs) *Gençlik Haftsı(19-25 Mayıs)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI