Cevaplar.Org

BENİM GÖZÜMLE-5

Not: Ebubekir hocamızın bu adama karşı nisbeten ılımlı ifadelerini 2004 yılına ait olduğunu hatırda tutmak gerekir. 15 Temmuz’da artık onun için verdiği hüküm Fıkhın “Bagiler” hakkında verdiği hükümdür..


Ebubekir Sifil(Doç. Dr)

esifil@yahoo.com

2020-06-22 10:05:09

Fethullah Gülen

Not: Ebubekir hocamızın bu adama karşı nisbeten ılımlı ifadelerini 2004 yılına ait olduğunu hatırda tutmak gerekir. 15 Temmuz'da artık onun için verdiği hüküm Fıkhın "Bagiler" hakkında verdiği hükümdür..

Fethullah Gülen hocayla yapılan röportajın yankıları devam ediyor. Üsame b. Ladin'in "dünyada en sevmediği insanlardan bir tanesi" olduğunu söylerken onu ortaya çıkaran şartların hazırlayıcıları hakkında susmayı tercih eden, bir arkadaşına İsrailliler tarafından teklif edilen "barış komisyonu" yönetim kurulu üyeliği teklifine Filistinli bir silah tüccarının mani olduğunu söyleyerek barışı Filistinliler'in baltaladığını söylemeye getiren Hocaefendi daha başka şeyler de söylüyor. Milli Gazete - 20 Nisan 2004

Fethullah hocanın ekibi Dinler arası diyaloğun yeni ayağını Mardin'de devreye sokarken dünyaya "barış" çağrıları yapmaya devam ededursun, Mısır'da neşredilen "el-Usbû" dergisinde yer alan bir haber Ehl-i Kitab'ın "barış"tan ne anladığını deşifre ediyordu. Haber, bizzat ABD başkanı Bush'un emriyle toplanan bir komisyon marifetiyle hazırlanan ve 12 ciltte tamamlanması tasarlanan "el-Furkânu'l-Hakk" isimli bir kitap üstüne. Milli Gazete - 15 Mayıs 2004

Dolayısıyla Hocaefendi demek istiyor ki, bir kimse imanî/itikadî ilkelere aykırı bir tutum içinde olmadıkça, fıkhî bir hükme uymaması çok önemli değildir; zira böyle bir durumda imanı tehlikeye girmez. Başörtüsü de imanî/itikadî bir mesele olmadığı için fazla büyütmeyin. Başınızı açmakla imanınızı yitirmiş olmazsınız. Türkiye'nin şartları başörtüsü konusunda ısrarlı olmanın daha büyük zararlara kapı aralamasına müsaittir. Bu sebeple bu noktada bir adım gerilemenin kimseye bir zararı olmaz...

Hocaefendi Türkiye dışında olduğundan, kendisi için çok önemli olmayabilir, ama, diyelim ki bağlıları, kısa etek veya şort dayatmasıyla karşılaşsa, acaba kendisinden bu bu sefer de "setr-i avret füruattandır" tarzında bir fetva sadır olmasını bekleyebilir miyiz? Milli Gazete - 17 Haziran 2004

Hocaefendi'yi bilmem ama, burada yaşayanlar bunun, "problemi dondurmak" anlamına dahi gelmediğini yakından biliyor. Bu, olsa olsa, "gerginliği dondurmak"tır ve elbette bunu sineye çekenlerin ruhunda yol açtığı yıkımın sesi Amerika'dan dahi net olarak duyulur.

Bu kızlarımızın –aileleri ve yakın çevreleriyle birlikte– yaşadıkları hakkında her şey söylendi. Ama onların çocuklarının, bu yaşananların silinmez etkisiyle kurulan evlilikten doğacak çocukların, yani gelecek nesillerin, ne kadar sağlıklı bir aile ortamına gözlerini açacağı ve ne kadar sağlam bir ruh yapısıyla büyüyeceği konusunda henüz hiçbir şey bilmiyoruz.

Öyleyse soruyu tekrar edelim: "Bu, çözüm müdür?" Milli Gazete - 17 Haziran 2004

Diyalog faaliyetlerini onaylamayanları "Karmatî hezeyanı, Haricî mantık ve anarşist tavır" içinde olmakla suçlayan kişi Fethullah Gülen hocaefendidir. (Bkz. http://www.fethullahgulen.com veya http://tr.fgulen.com) Bu benzetmelerin kimleri hedeflediği ve ne kadar isabetli olduğu üzerinde duracak değilim. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki, diyalog ve hoşgörü faaliyetlerini onaylamayanları bu şekilde damgalamak ve itham etmek yakışıksız bir tavırdır. Fethullah Gülen hocaefendinin acaba diyalog ve hoşgörü faaliyetlerini desteklemeyen/onaylamayan Yahudi ve Hristiyan dünyadan herhangi bir kesimi bu şekilde suçladığını gören/duyan olmuş mudur? Böyle diyerek kendi insanıyla köprüleri atarken Kur'an'ın, "Sen milletlerine tabi olmadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaktır" (2/el-Bakara, 120) buyurarak içyüzlerini açığa vurduğu kesimlerle kardeş oluvermek neyle izah edilebilir?

Benim birçok kere dile getirdiğim mülahazalarla veya benzeri düşüncelerle günümüzde sürdürüldüğü şekliyle diyalog faaliyetlerini onaylamayan ve Karmatî batınîliğinden de Haricî fanatizminden de anarşizmden de bütün benliğiyle teberri eden kitleler bakımından yukarıdaki tesbitlerin hiçbir şey ifade etmediği açıktır… Milli Gazete - 14 Aralık 2004

Bir noktayı hatırlatmam gerekiyor: Benim, Hocaefendi'nin kişiliğiyle, dindarlığıyla, ilmiyle… ilgili herhangi bir meselem olamaz. Bugüne kadar bu noktalarda tek kelime etmiş değilim. Ama dinlerarası diyalog faaliyetlerinin, en az Hocaefendi veya bu faaliyetleri doğru bulan herhangi bir kimse kadar Müslüman bir birey olarak beni de ilgilendirdiği kesin. Binaenaleyh ben de meseleyi, benim durduğum noktadan göründüğü şekliyle gündemime almak ve yanlış gördüğüm hususları dillendirmek durumundayım, hatta "zorunda"yım. Öyleyse bu mesele hakkında yazdıklarım, Hocaefendi'nin ilmi, dindarlığı ve kişiliğiyle irtibatlandırılmamalıdır.

Demem o ki, burada yanlış bir mantık yürütülüyor. "İlim sahibi ve dindar bir müslümanın her yaptığı doğru olmalıdır" şeklinde özetleyebileceğimiz bu mantığa göre bizzat Hocaefendi'nin eleştiri konusu yaptığı Haricîler'in veya benzeri başka hareketlerin "dokunulmaz" kabul edilmesi gerekir! Zira şüphesiz onlar da ilmî birikim sahibi ve dindar kimselerdi… Milli Gazete - 18 Aralık 2004

Meşhur Vatikan ziyareti esnasında söylenen sözlerin müdârât kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini tesbit etmek için hafızamızı şöyle bir tazeleyelim:

"Yoğun gündeminizde bize zaman ayırarak sizinle müşerref olmayı bahşettiğiniz için zat-ı alilerinize en derin kalbi teşekkürlerimizi sunarız. (…)

"Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler arası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik. İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. (…) Müslüman dünyası, İslam'ın asırlarla ölçülen yanlış algılanmasını silip atacak bir diyalog imkanını bağrına basacaktır. (…)

"Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. (…)

"Yine müsamahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz…"

(Burada geçen "misyon"un ne anlama geldiği, bizzat Kilise metinlerinde açıklanmıştır. Bkz. "İslam ve Modern Çağ", II, 160 vd.)

Eğer bu tavır "müdârât" ise, ya bu kelimeye mahiyetini veren rivayetlerde ve onlardan hareketle oluşturulan tariflerde vahim bir hata var, ya da bizim muhakememiz ters-yüz olmuş durumda demektir.

Acaba müdârâta örnek olarak zikredilen olayların hangisinde (örnek olarak bkz. el-Buhârî, "Edeb", 82) müslümanın, başkalarının hoşgörüsüne "sığınarak", yine o "başkaları" tarafından başlatılıp yürütülen ve dinî, siyasî, kültürel… pek çok karanlık maksada matuf bulunduğu şüphe götürmeyen bir faaliyete payandalık anlamına gelebilecek bir tavır vardır?

İlgili rivayetlerden, muhataba güler yüz göstererek kalbini kazanmak ve bu suretle işlemekte bulunduğu münkeri veya içinde bulunduğu olumsuzluğu ortadan kaldırmayı amaçlamak dışında başka bir anlam vehmetmek, sonra da bu vehmi, yukarıda örneğini gördüğümüz tavrın meşruiyetine gerekçe yapmak, "hermenötik çarpıtma"ya mükemmel bir örnek teşkil ediyor… Milli Gazete - 17 Şubat 2005

Ehl-i Kitap ile Müslümanlar arasında –Ehl-i Kitab'ın inisiyatifi ile– başlatılan diyalog faaliyetlerine ülkemizde birçok kesimin karşı çıktığı malum. Bu çerçevede diyalog taraftarlarına yöneltilen eleştirilerin dozunun zaman zaman kaçırıldığını söylemek mümkün. Bu meyanda kimin ne dediği üzerinde duracak değilim. Ancak bu faaliyetlerin dinî, siyasî, kültürel ve sosyal açılardan ülkemiz ve insanımız için hayırlı sonuçlar getirmeyeceğini düşünenlerden birisi olarak Fethullah Gülen hocaefendi ve bağlılarının diyalog süreci eleştirilerine mukabelede bulunurken söylediklerinin beni de ilgilendirdiği açık olduğundan mezkûr mukabelelere kayıtsız kalmaklığım düşünülemez.

Bu mukabelelerin son versiyonu, Hocaefendi ve ekibi tarafından, diyalog sürecine karşı çıkanların "mübahale"ye davet edilmesi şeklinde tezahür etti. Doğrusu bu tepkiye muttali olduğumda aklıma ilk gelen, Hocaefendi ve bağlılarının alışılagelmiş söylemlerinin yavaş yavaş değişmeye başladığı düşüncesi oldu.

Söylem önce "Biz herkesi seviyoruz; bize taş atana gül atarız"dan, "Bizi çekemiyorlar"a evrildi; ardından da "mübahale" daveti geldi. Milli Gazete - 19 Mart 2005

Bir süre önce o çevreden iki arkadaş beni ziyaret etti. Diyalog faaliyetleri konusundaki maksatlarını ifade etmek meyanında şunları söylediler: Bizim dünyanın muhtelif yerlerinde okullarımız var. Biz bu okullarımızda öğretim kadromuza kesinlikle İslam'ı tebliğ etmeyin diyoruz. Yani insanlara müslüman olun diye telkinde bulunmayın ama sadece yaşayın. İnsanlar sizin lisan-ı halinizden İslam'ı anlasınlar diyoruz. Bu çok etkili oluyor. Okullara gelen talebeler ki, her ülkenin mutlaka aristokratlarının, bürokratlarının çocukları var o okullarda. Bu çocuklar bir süre sonra etkileniyorlar ve din değiştirmeye karar veriyorlar. Bu durum gerek aileleri nezdinde gerek oradaki hıristiyan kuruluşlar nezdinde rahatsızlıklara yol açıyor. Faaliyetlerimiz engellenme noktasına geliyor. Dolayısıyla Hocaefendi bu durumu ortadan kaldırmak üzere Papa ziyaretinde bulundu. Onun üzerine Papa da hıristiyan kiliselerine bir direktif gönderdi ki bu okulların faaliyetlerine engel olmayın. Bizim maksadımız bu idi başlangıçta. Ben de dedim ki, "E o zaman, maksadınız buysa dinler arası diyalog faaliyeti bir stratejik faaliyettir, politik faaliyettir. Buna İslam dininden niye gerekçe temin etmeye çalışıyorsunuz? İşte şu ayet bizi destekler, şu ayet diyalogu destekler, Peygamber Efendimizin şu hareketi diyalogu destekler gibi İslam'dan bu işe niye delil devşirmeye çalışıyorsunuz?" Dinlerarası Diyalog Ve Misyonerlik Üzerine İlkadım - Ağustos 2005

Soruda sözü edilen kesim ise, Müslümanlar'la problemli ve diyalogsuz oluşu ile ön plana çıkmaktadır. "Ruhamâu beynehum, eşiddâu ale'l-küffâr" düsturu tam tersine dönmüş, adeta "ruhamâu ale'l-küffâr, eşiddâu beynehum" tavrı ortaya çıkmıştır. Burada herşeyden önce akidevî boyutta bir problem bulunmaktadır. Meselenin diğer veçhesi ise metot ve maksat ile ilgilidir. İstanbul'a giden otoyola girmişseniz İstanbul'a gidersiniz; Kars'a gidemezsiniz Ebubekir Sifil İle Söyleşi Furkan - 1998

İmam Gazali

Mesela İmam el-Gazzâlî de hem mutasavvıf kişiliğiyle, hem de Kelam, Fıkıh ve Usul-i Fıkıh alanındaki eserleriyle "kaynak" olma hüviyetini muhafaza etmiştir. Milli Gazete - 15 Mayıs 2004

İmam el-Gazzâlî'nin mezkûr eserindeki hadislerin tahricini yapan el-Irâkî –ki Şâfiî mezhebinin büyük Fıkıh ve Hadis alimlerindendir– bir takım hadislerin aslını bulamadığını söylemektedir. Keza yine Şâfiiyyü'l-mezhep alimlerden Tâcuddîn es-Sübkî, "Tabakâtu'ş-Şâfi'iyyeti'l-Kübrâ" isimli muhteşem eserinde "İhyâ"daki bu türlü hadislerin bir dökümünü vermiştir. Ancak bu durum, bu eserin kıymetini gözümüzde düşürmemelidir. "İhyâ"dan istifade etmeye bakalım; bu türlü rivayetleri gördüğümüzde de üstünde durmayalım.

İmam el-Gazzâlî'nin "hulülcü" olduğunun söylenmesi doğru değildir. O, sadece Tasavvuf'ta değil, Kelam ilminde de büyük bir imamdır. Neyin Ehl-i Sünnet'e aykırı olduğunu elbette çok iyi bilir. Bu iddianın aslı yoktur.

Filozoflar'a verdiği cevaplarda akla dayanmasından daha tabii ne olabilir? Onlarla ancak bu yolla mücadele yapılabilirdi. Eğer onun ve diğer büyük Kelam ulemasının bu metotla Ehl-i Sünnet itikadına yaptıkları büyük hizmetler olmasaydı, bugün İslam dünyasında sahih itikadın belki de eseri kalmazdı. Milli Gazete - 24 Haziran 2004

İhyâ'da mevzu hadis bulunduğu vakıasını daha önce birkaç kere yazmış ve gerekçesini açıklamıştım. Bazı çevreler itiraz etse de vakıa budur. İmam el-Gazzâlî sonrası dönemde –günümüze kadar– Hadis sahasında bezl-i cehd etmiş, eser vermiş olup da, İhyâ'daki bütün hadislerin sahih olduğunu söyleyen herhangi bir alim bilmiyorum. Buna karşılık el-Irâkî, es-Sübkî, es-Sehâvî, es-Süyûtî, Ali el-Karî, el-Aclûnî, el-Leknevî, el-Ğumârî, Ebû Gudde... ve daha birçok alim İhyâ'daki bazı hadislerin asılsız olduğunu söylemiştir.

Bütün bunlar İhyâ'nın asılsız rivayetlerle dolu bir eser olduğu anlamına gelmediği gibi, okunmaması gereken bir kitap olduğunu da ima etmez. İhyâ bizim vaz geçilmezlerimizdendir; döne döne okunmalıdır. Ne yazık ki bu eser hemen hepimizin kütüphanesinde bulunduğu halde ondan istifade konusunda yeterince nasipli olduğumuz söylenemez. İhyâda asılsız rivayetler bulunması –ki bunlar nicelik olarak çok fazla değildir– onun kadrini asla tenkis etmez. Milli Gazete - 10 Temmuz 2004

Hasan Basri

Söz gelimi el-Hasenu'l-Basrî merhum bu söylediğimin tipik bir örneğidir. Gerek zühd ve takva hayatında, gerekse Tefsir, Fıkıh, Kelam –ve mürselleri genellikle zayıf kabul edilmekle birlikte– Hadis sahalarında otoritesi tartışma konusu değildir. Milli Gazete - 5 Haziran 2004

Hatib-i Bağdadi

Erbabının çok iyi bildiği gibi birçok sahada önemli eserleri bulunan el-Hatîbu'l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd isimli hacimli eserinde İmam Ebû Hanîfe'nin biyografisini verirken, genelde "Ehl-i Re'y" diye anılan Irak fukahâsı, özelde de Ebû Hanîfe aleyhdarlığını adeta meslek haline getirmiş olanların tedavüle koyduğu bir yığın tezvîrâta yer vermiştir. el-Hatîbu'l-Bağdâdî'nin bu tavrı daha önce hicrî 7. asır âlimlerinden İsa b. Ebî Bekr el-Eyyûbî'nin de tenkidine konu olmuştur. Bu zat, Kitâbu'r-Redd alâ Ebî Bekr el-Hatîb el-Bağdâdî adıyla basılan es-Sehmu'l-Musîb[11] adlı eseriyle el-Hatîbu'l-Bağdâdî'yi tenkit etmiştir. M. Zâhid El-Kevserî'nin Tenkitçiliği adlı makaleden.

Hayreddin Karaman

Şayanı hayret bir husustur ki, Prof. Dr. Hayreddin Karaman, "Fıkıh Usûlü" adlı kitabına (s. 48) "Eğer telfik yapılınca icmaa aykırı bir şekil meydana gelirse, ittifakla bu telfik caiz değildir." derken, "İslam Hukukunda İctihad" adlı eserinde (s. 229) "Taklid yoluyla telfiki men eden şer'î ve muteber bir delil olmadığı için iyi niyetle yapılan, nassların lafız ve ruhuna aykırı olmayan telfikin caiz olmadığını müdafaa edenlerin delilleri zayıf kalmaktadır" diyerek kendi ifadeleriyle çelişmektedir. Bazı Kavramlar Üzerine Bir Soruşturma, İslâmî Edebiyat - Nisan-Haziran 1991

Hüseyn Hilmi Işık

Eserde(Tam İlmihal/ Saadet-i Ebediyye) Ehl-i Sünnet'e yapılan yoğun vurgu ve genel olarak Ehl-i Sünnet ulemanın eserlerinden istifade edilmiş olması, ona ayrı bir hususiyet vermektedir. Ancak mütekaddimun ulemanın eserlerinden yok denecek kadar az istifade edilmiş olması ve Hadis'le ilgili hususlarda temel Hadis musannefatına hemen hiç başvurulmaması, eserin önsözünde "ilim kitabı" olarak tavsif edilmesiyle örtüşmemektedir. Milli Gazete - 10 Haziran 2004

Bununla birlikte eserin şu yönlerine dikkat etmek gerekir:

1. Eserde bol miktarda zayıf –ve hatta bazen uydurma– rivayetlere rastlanmaktadır. Mesela Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Hz. Ali (r.a)'ye, "Benden sonra halife Ebû Bekr olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da sen" buyurduğunun söylenmesi (69) böyledir.

2. Eserde yer alan birtakım fıkhî hükümler muteber değildir. Mesela hoparlörle ezan ve radyoda Kur'an okunmasının caiz olmadığının söylenmesi (206) böyledir. Hatta "Saadet-i Ebediyye" yazarı bu meselede o denli ileri gitmiştir ki, belirttiğim sayfada şöyle demektedir: "Görülüyor ki, radyo (mizyâ') ile ve minarede hoparlör (mükebbirussavt) ile ezan okumak (...) ve bunları ezan diye dinlemek caiz olmaz. Bunlar hem kabul olmaz, hem de günah olur. (...) Küçük günaha devam, büyük günah olmaktadır."

"... İbadetlerde değişiklik yapmanın bid'at olduğunu, büyük günah olduğunu biliyoruz. Resulullah'ın (sallallahu aleyhi ve selem) kabul etmediği, red ettiği bir şeyi ibadete karıştırmak ise, bid'atten daha büyük, ondan daha çirkin günah olur..." (722)

"... Radyodan ve hoparlörden çıkan sesler, şimdi Hıristiyanların ve Yahudilerin ellerinde bulunan İncil ve Tevratlar gibi Allah kelamı değildir... (724)

3. "... Yani mü'min namaz kılar, kâfir kılmaz. Münafıklar ise bazen kılar, bazen kılmaz. (...) Hadis imamları söz birliği ile bildiriyor ki, bir namazı vaktinde, amden kılmayan, yani namaz vakti geçerken namaz kılmadığı için üzülmeyen kâfir olur veya ölürken imansız gider..." (210)

Oysa bu konuda Hadis imamlarının söz birliği ettiğini söylemek mümkün değildir. Daha önce (2003 Ekim'inde) bu köşede, yine bizzat Ehl-i Hadis'ten birisinden, İmam el-Buhârî'nin çağdaşı Muhammed b. Nasr el-Mervezî'den, Ehl-i Hadis'in bu konuda ikiyi ayrıldığını nakletmiştim.

4. "İmam-ı Şafiî hazretleri, İmam-ı a'zamın içtihadının inceliğinden az bir şey anlayabildiği içindir ki, "Bütün müçtehidler, İmam-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin çocuklarıdır" demiştir." (49)

Oysa İmam eş-Şâfi'î'nin bu sözü, İmam Ebû Hanîfe'nin içtihadlarından ancak az bir şeyi anlayabildiğini değil, hüküm istinbat metotlarının, özellikle de Kıyas'ın inceliklerini sistemli bir şekilde ilk önce ortaya koyan kişinin İmam Ebû Hanîfe olduğunu tesbit ve itiraf ettiğini gösterir. Aksi halde İmam eş-Şâfi'î'nin İmam Ebû Hanîfe'ye ve onun talebelerine muhalefet etmesini açıklamak mümkün olmaz. Daha da önemlisi, bu durumda İmam eş-Şâfi'î'nin mezhebinin "yüzeysel" ve "daha az değerli" olduğu gibi bir garabet ortaya çıkar ki, aklı başında bir kimsenin böyle bir iddiada bulunması mümkün değildir.

Bir de İmam Ebû Hanîfe'nin, "Sünnet'e ittibada herkesten ileri gittiği"nin söylenmesi (49), "diğer mezheplerin Sünnet'e daha az ittiba ettiği"nin tersinden ifade edilmesidir ve oldukça düşündürücüdür.

5. Bir diğer tesbit hatası da, Sahabe'nin tümünün müçtehid olduğunun söylenmesidir (50). Oysa muhakkık ulema, Sahabe'den içtihad seviyesine yükselenlerin sayısının 20 civarında olduğunu söylemiştir.

6. Bir kısım Hadis alimlerinin (es-Sehâvî, Ali el-Kârî gibi), sırf mevzu hadis konusunda eser verip, mevzu hadisleri diğerlerinden ayırdıkları için hedef tahtasına oturtulduğu görülmektedir ki, "Din kitaplarında uydurma hadis olmaz" diyen "âllame"nin buradan beslendiği açık. İmam el-Gazzâlî ve İmam es-Süyûtî'nin eserlerinde hiç uydurma hadis bulunmadığı iddiasında da öyle...

Bir takım kitaplarda uydurma hadis bulunduğu gerçeğinin savunulacak yanının kalmadığı görüldüğü zaman da "O kitaplar dinin temel bilgilerini bildiren kitaplar değildir" denerek güya çıkış yolu bulunuyor!...

7. Bir "garib hadis" tarifi: "Yalnız bir kimsenin bildirdiği hadis-i sahihdir." (423)

Demek ki Usul-i Hadis ilminde ya bütün garip hadisler sahih kabul ediliyor veya uydurma hadisler arasında, garib hadisler gibi tek kişi kanalıyla nakledileni yok!!

Mezkûr kitap hakkında elbette daha fazla şey söylenebilir. Ancak muhtelif konulardan seçtiğim bu örnekler, kitabın, tam anlamıyla güvenilerek okunamayacağını göstermeye yeterlidir. Milli Gazete - 10 Haziran 2004

İbn Ebî Şeybe

Bilindiği gibi başta el-Buhârî ve Müslim olmak üzere birçok Hadis imamının hocası olan İbn Ebî Şeybe, el-Musannef isimli meşhur Hadis kitabının sahibidir. Bu eser, Fıkıh bablarına göre tertip edilmiş olup, her babda merfu hadis, Sahabe ve Tabiûn kavilleri ile diğer ilim ehlinin görüşleri zikredilmektedir. Bu özelliğiyle eser, ahkâm hadisleri ile ulemanın ittifak ve ihtilafları konusunda önemli bir kaynaktır.

İbn Ebî Şeybe bu eserinde İmam Ebû Hanîfe'nin hadislere muhalefet ettiğini isbatlamak maksadıyla özel bir bölüme yer vermiş ve burada 125 konuyla ilgili hadisler zikrederek İmam Ebû Hanîfe'nin bunlara muhalefet ettiğini söylemiştir.

İbn Ebî Şeybe'nin bu tavrına Şâfiî mezhebine mensup –es-Sîretu'ş-Şâmiyye el-Kübrâ adlı meşhur sîretin yazarı– Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî, önce Ukûdu'l-Cümân fî Menâkibi Ebî Hanîfe en-Nu'mân adlı eserinde kısmen cevap vermiştir. Daha sonra bu konuyla ilgili müstakil bir kitap telifine başlamış ise de, sadece İbn Ebî Şeybe'nin zikrettiği 10 hadise cevap verdikten sonra, hayli detaylı olduğu için bu çalışmasını yarıda bırakarak yukarıda mezkûr sîretin yazımına devam etmiştir.

İbn Ebî Şeybe'ye bir diğer reddiye de, Hanefî mezhebi âlimlerinin biyografilerinin zikredildiği el-Cevâhiru'l-Mudiyye adlı eserin sahibi el-Kuraşî tarafından kaleme alınmıştır. M. Zâhid El-Kevserî'nin Tenkitçiliği adlı makaleden.

İbn-i Haldun

Bilebildiğim kadarıyla sadece İbn Haldun Mukaddime'de (311 vd.) Mehdi hadisleriyle ilgili "tarafsız" olduğu hayli söz götürür bir değerlendirmede bulunmuş; bununla birlikte bu hadislerin bildirdiği husus hakkında menfi kanaat taşıdığını söylememize imkân verecek sarih bir kanaat ortaya koymamayı tercih etmiştir. Milli Gazete - 30 Eylül 2003

İbn-i Hazm

İbn Hazm ismi anıldığında zihnimizde ilk anda genellikle iki husus canlanır: İlki Zahiriyye'dir. Kurucusu Dâvûd b. Ali olduğu halde, bu mezhebe katkıları sebebiyle İbn Hazm, onu çok aşan bir şöhrete ulaşmış, "Zâhiriyye" denince akla ilk gelen isim olmuştur. İkincisi ise onun "sivri dili"dir. Pek çok büyük imamı cerh etmesi, Fıkhî ihtilaflar sahasında bile keskin bir tavır takınışı gibi sebeplerle, kalemi, Haccac'ın kılıcıyla birlikte anılmıştır.

Ne var ki İbn Hazm'ın mahareti Hadis ve Fıkıh sahalarıyla sınırlı değildir. Dinler Tarihi sahasının İslamî literatürdeki ilk örneği sayılan el-Fısal[1] sadece İslam dünyasında değil, Yahudi-Hristiyan dünyada da derin etkiler bırakmış muhalled bir eserdir Milli Gazete - 6 Şubat 2006

Gulam Haydar Asi'nin, el-Fısal'in "diğer dinler"le ilgili yönüne dikkat çeken bu çalışmasına, tamamlayıcı bir malumat olması kabilinden ben de bir noktaya dikkat çekmiş olayım: Tâcuddîn es-Sübkî İslam fırkalarını da konu edinen bu eserden bahsederken İbn Hazm'ın, özellikle İmam el-Eş'arî hakkında, asılsız nakillere dayanarak neredeyse tekfire varan sert iddialarda bulunduğunu, bu sebeple ulemanın, bu kitabın okunmasını tasvip etmediğini söyler. Milli Gazete - 6 Şubat 2006

İbn-i Kayyım el Cevziyye

İbnu'l-Kayyım'ın Zâdu'l-Me'âd'ı ve el-Kastallânî'nin el-Mevâhibu'l-Ledünniyye'sinin, sistematiklerinin orijinalitesi bakımından ayrı bir yerde durduğu, bu eserleri tanıyanların malumudur. İbnu'l-Kayyım'ın eseri, el-Kastallânî'ninkine göre daha önce oluşturduğu için bu konudaki orijinalitenin öncelikle ona atfedilmesi doğru gibi görünse de, Zâdu'l-Me'âd'ın, kendisine tekaddüm eden Kadı Iyâd'ın eş-Şifâ'sı, Kutbuddîn el-Halebî'nin el-Mevridu'l-Henî Şerhu Siyeri Abdilğanî'si gibi eserlerden istifadeyle hazırlanmış olabileceği düşüncesi, İbnu'l-Kayyım'ın bu alanda "ilk" olmadığını söylememizi gerektiriyor... Milli Gazete - 5 Ağustos 2003

el-Kevserî merhumun tabiriyle "İbn Teymiyye'nin ayağını kaldırdığı yere İbnu'l-Kayyım basmıştır." Yani İbnu'l-Kayyım, üstadının izinden ayrılmamıştır.) Milli Gazete - 19 Haziran 2004

İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım (el-Cevzî değil, el-Cevziyye): Gerek yaşadıkları dönemde, gerekse öldükten sonra görüşleri İslam aleminde en çok tartışılan isimler arasında yer alırlar. İtikadî noktada Ehl-i Sünnet Kelam uleması ile Mutasavvıflar'ın çizgisini eleştirmiş, "Selefî" anlayışa vurgu yapmışlardır. Ancak İtikadî sahada gerek teşbih/tecsim akidesini tahkim eden duruşları, cehennem hayatının son bulacağını söyledikleri, gerekse Fıkhî alanda –talak meselesinde olduğu gibi– İcma'a aykırı görüşleri malumdur. Her ikisi hakkında da pek çok reddiye kaleme alınmıştır. Eserleri mutlaka okunacaksa dikkatli olunmalıdır Milli Gazete - 19 Haziran 2004

Sadece cehennemin fena bulacağı görüşü ise ilk olarak Mu'tezile'nin ileri gelenlerinden Ebu'l-Hüzeyl el-Allâf tarafından ortaya atılmış ve İbn Teymiyye, İbnu'l-Kayyım, daha sonraları –İbnu'l-Vezîr diye bilinen– Muhammed b. İbrahim es-San'ânî, Musa Carullah Bigiyef ve İsmail Hakkı İzmirli tarafından savunulmuştur Milli Gazete - 24 Temmuz 2004

Özellikle nassların teviline şiddetle karşı tavırlarıyla tanınan İbn Teymiyye ve İbnu'l-Kayyım'ın, ömürlerini vakfettikleri sistemi çökertme pahasına bu konu hakkındaki nassları tevil etmesi son derece ilgi çekici bir durumdur. Milli Gazete - 24 Temmuz 2004

İbnu'l-Kayyım tarafından kaleme alınmış olan, el-Kasîdetu'n-Nûniyye adıyla maruf –6.000 kadar beyitten oluşan– manzum eser, teşbih ve tecsim içeren ifadeleri sebebiyle Takiyyuddîn es-Sübkî'nin tenkidine maruz kalmıştır. es-Seyfu's-Sakîl fi'r-Redd alâ İbn Zefîl adlı bu tenkit, Mısır'da "Selef Akîdesi" adı altında yayılmaya başlayan akımın tesirini kırmak maksadıyla geçtiğimiz yüzyılın ortalarına doğru el-Kevserî merhumun kıymetli ta'likleriyle birlikte basılmıştır. Asıl reddiyenin sahibi olan es-Sübkî, söz konusu kasidenin tamamını değil, sadece tehlikeli görüşler içeren beyitlerini zikrederek tenkide tabi tutmuştur. Mutedil tavrıyla dikkat çeken bir âlim olmasına rağmen, bu reddiyeyi kaleme alırken üslubunun yer yer sertleştiği dikkat çekmektedir. Bunun sebebi, kasidede yer alan kimi beyitlerde teşbih ve tecsim inancına karşı çıkanlara yöneltilen ithamların dozunun kaçırılmış olmasıdır. M. Zâhid El-Kevserî'nin Tenkitçiliği adlı makaleden.

-devam edecek-

 

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

BENİM GÖZÜMLE-7

BENİM GÖZÜMLE-7

İmâmu'l-Harameyn el-Cüveynî İmam el-Gazzâlî'nin hocası olan ve özellikle Kelam sahasında

BENİM GÖZÜMLE-6

BENİM GÖZÜMLE-6

İbn Kuteybe İbn Kuteybe diye bilinen Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim ed-Dîneverî, III/IX. as

BENİM GÖZÜMLE-5

BENİM GÖZÜMLE-5

Not: Ebubekir hocamızın bu adama karşı nisbeten ılımlı ifadelerini 2004 yılına ait olduğun

BENİM GÖZÜMLE-4

BENİM GÖZÜMLE-4

Enver Şah Keşmiri Muhammed Enverşah el-Keşmîrî ilginç bir örnektir. Gerçi bizzat kaleme al

BENİM GÖZÜMLE-3

BENİM GÖZÜMLE-3

Celal Yıldırım hocanın "Kaynaklarıyla Ahkâm Hadisleri" adlı 6 ciltlik çalışması tavsiyeye

BENİM GÖZÜMLE-2

BENİM GÖZÜMLE-2

Ahmed Davudoğlu Mezheplerin delillerini zikreden eserlerin incelenmesi bu maddede özetlemeye çal

BENİM GÖZÜMLE-1

BENİM GÖZÜMLE-1

Değerli ziyaretçilerimiz, Ebubekir Sifil hocamızın bilgisayarımdaki dört senelik yazı ve söy

"Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" dediler.

Âl-i İmrân; 173

GÜNÜN HADİSİ

Eğer sizden birinizin elinde dikilecek bir hurma fidanı varken, kıyamet kopsa ve onu dikmeye vakit bulursa, hemen o fidanı diksin

250 Hadis, s.27

TARİHTE BU HAFTA

*Rumelihisarı Açıldı(9 Temmuz 1452) *Nurettin Topçu'nun Vefatı(10 Temmuz 1975) *Mısır, İngilizler Tarafından İşgal Edildi.(11 Temmuz 1882) *Kanuni'nin Tebriz'i Fethi.(13 Temmuz 1534) *Hz.Aişe(r.a.) Validemizin Vefatı(14 Temmuz 678)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI