MAÂRİF, DİN EĞİTİMİNİ EN İYİ ŞEKİLDE VERMELİDİR

İnanmak yaradılışın bir gereğidir. Din, aklın mâverâsında, zekânın fevkinde bir mürşid-i âzamdır ki, beşeriyeti sırat-ı müstakime îsal eder. Aklı yanlış ve hatalı düşüncelerden tasfiye eder; ifrat ve tefritten âzâde kılar ve onu fıtraten haiz olduğu tekâmüle doğru yönlendirir.


Mehmed Kırkıncı

.

2024-05-22 12:09:05

İnanmak yaradılışın bir gereğidir. Din, aklın mâverâsında, zekânın fevkinde bir mürşid-i âzamdır ki, beşeriyeti sırat-ı müstakime îsal eder. Aklı yanlış ve hatalı düşüncelerden tasfiye eder; ifrat ve tefritten âzâde kılar ve onu fıtraten haiz olduğu tekâmüle doğru yönlendirir.

Din hissi, insan rûhu için fıtrî ve ebedî bir ihtiyaçtır; asla terk edilemez, sökülüp atılamaz, yok edilemez. Onun yeri ne içtimâî disiplin, ne kanun hâkimiyeti, ne de ilim ve felsefe ile doldurulabilir. Şu hâlde hayat onsuz olamaz. Elem ve ızdıraplar içerisinde kıvranan, sürekli olarak bunalımlarla çalkalanan bu asrın insanına Din-i Hak, hava ve sudan daha lüzumludur. Bu muzdarip beşeri tatmin ve teskin edecek en kıymetli his, din hissidir. Maddî ihtiraslar, korkunç çekişmeler, aşırı yorgunluk ve rûhî depresyonlar ile örülen bugünün boğucu ve bunaltıcı içtimâî hayatında teneffüs etmek isteyenlere Din-i Hak, ne ulvî bir istinadgâh, ne güçlü bir hâmi, ne büyük bir huzur kaynağıdır!

Buhranlı bunalımların her gün biraz daha şiddetlendiği günümüzün cemiyet hayatında, dine olan ihtiyaç giderek artmaktadır. Her ihtiyacını ve arzusunu tatmine çalışan bu asrın insanı, elbette, rûhunun ebedî ihtiyacına karşı lakayd kalamayacak, madde dünyasında bulamadığı bu ebedî hakikati, mânâ dünyasında arayacak ve ancak elinde bulacaktır. Nitekim beşerin bu mânevî boşluğunu doldurmak için Din-i Hakk'ın gönüllerde her geçen gün daha fazla taht kurduğunu, çok kuvvetli bir cazibe unsuru olarak, içtimâî hayatın her tabakasında hükmettiğini ve derinleştiğini görmekteyiz. Bu temâyül gösteriyor ki, gelecek yüzyıllarda din, bütün şaşaası ile hükmedecek ve beşerin en büyük gayesi Allah'a îman ve rızasını tahsil olacaktır.

Bilinen bir hakikattir ki, huzur ve saadetin teessüsü, îman ve irfanın inkişafıyladır. Hakikat her şeyden kuvvetlidir. O hükmettiği zaman, din ile millet birleşmiş olur. Fikirlerde parlak tasavvurları, gönüllerde büyük arzuları ihyâ etmek doğrudan, maârifin vazife-i kudsîyesidir. Bunun için mensubu olduğumuz İslâm dininin kadrini bilen, kıymetini takdir eden hakiki hamiyetperver, vatanperver, idealist, vefakâr, gayyur, cesur, mütefekkir, müteşebbis ve âlihimmet eğitimcilere bu milletin âcilen ihtiyacı vardır.

Din, İnsanın En Büyük İstinad Noktasıdır

Hayatî tehlikelere maruz kaldığı durumlarda o milletin muhtaç olduğu ümit ve heyecan kaynağı inancıdır. Mahkûmiyet ve esaretten kurtuluşu için ihtiyaç duyduğu azim ve irade kudretini yine inancından alır.

Zira din, heyecan ve iradenin en nûranî, en kudretli kaynağıdır. Dinini ihmal eden bir millet, zillet ve esaretten kurtulamaz.

Evet, eğitimcilerimiz İslâm dininin sadece vicdanlara hitap eden bir din olmadığını, hüsn-ü ahlâk ile beraber siyasî ve içtimâî prensipleri de ihtiva eden ebedî bir hazine olduğunu, ırkları, muhitleri, örf ve âdetleri başka başka olan muhtelif kavimler arasında sarsılmaz bir kardeşliği ve kuvvetli bir vahdeti temin ettiğini ve ecdadımızın bu şuur sayesinde asırlar boyu büyük bir devlet olarak cihanda lâyık oldukları yeri aldığını talebelere iyice anlatmalıdırlar.

Evet, insan, acz ve zaaf üzerine yaratılmıştır. Hâlbuki hayatı bela ve musibetler, keder ve elemlerle doludur. Bu fıtrattaki bir insan, kendisini teselli edecek, sonsuz ihtiyaçlarını karşılayacak ve onu düşmanlarından koruyup emin kılacak bir merciye, bir istinad ve istimdat noktasına her zaman muhtaçtır. Bu insanların ortak mizacıdır. Evet, insan sıkışıp daraldığı, ümitleri yıkıldığı, düşünceleri tahakkuk etmediği, üzerine hastalık ve musibetlerin bütün ağırlıklarıyla çöktüğü zamanlarda rûhunu saran kâbusları dağıtacak, kalbini teskin ve teselli edecek bir dergâha ilticaya muhtaçtır. Bu dergâh ise; "Her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, âcizden müberra, surdan mukaddes, nâkıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelal, Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl..."in dergâhıdır.

Din, Toplum Hayatına Disiplin Getirir ve Müşterek

Bağları Kuvvetlendirir

İtaat ve istikameti emreden din, insanlara vicdanî murâkabe getirmekle içtimâî nizamı korur ve cemiyette âhengi tesis eder. Din-i Hak, bunalan ruhları inşiraha, karanın kalpleri nûra, mey'us gönülleri feraha kavuşturur; içtimâî huzur ve sükûnu sağlar. Artık böyle bir cemiyette anarşiden bahsedilemez. Zira anarşi, dinî terbiyenin kırıldığı, ahlâkî müesseselerin çalışamaz hâle geldiği toplumlarda kendini gösterir. Bilinen bir gerçektir ki, bir cemiyette din şuurlu olarak yaşanmazsa, o cemiyet adım adım yıkılışa doğru gider, önce dinî şuur, yerini alışkanlık ve taklide terk eder. Bunu lakaydlık ve laubalilik takip eder. Ve en nihayet, cemiyette anarşi baş gösterir.

Yüksek İdealler, Ulvî Hisler Ancak Din ile Verilebilir

Vatanperverlik, hamiyet, feragat, fedakârlık gibi ulvî hisler, nesillerin kalp ve dimağlarına en kâmil mânâda ancak din ile verilebilir. Dinin kalp ve dimağlar üzerindeki bu alevlendirici fonksiyonu, her devirde büyük mürşitler ve dâhi şahsiyetler doğurmuştur. Din, duygulara ölçü kazandırır, istidatları inkişaf ettirir, mesuliyet duygusunu geliştirir. Ferd, bu seciyelerle teçhiz edilirse, varlığını vatanın hizmetine vakfeder, himmetini milletinin saadetine hasreder ve bir millet kadar kıymet kazanır.

Din, Toplum Yapısında Bütünleyicidir

Din hissi, toplumda müşterek râbıtaları kuvvetlendirir. Kaynağını dinden alan şefkat, fedakârlık, kardeşlik ve muhabbet gibi hisleri ve millî muhabbeti netice verir. Kalp ve gönülleri bir tek sevgi mihrakında birleştirerek millî tesânüdü perçinleştirir; millî karakter ve şahsiyeti teşekkül ettirir.

İslâm dini birlik ve beraberliğin, uhuvvet ve muhabbetin, huzur ve emniyetin zembereğidir. Buna binâen beşerin saadetini tahrip eden her şeyi İslâmiyet nehyetmiştir. Evet, Din-i Hak, dünya ve âhiret saadetini temin eden bir ikram-ı İlâhidir.

Malûmdur ki, bir bedende, bütün âzâların rûha bağlanmasıyla birlik hâsıl olur; vücut kuvvet bulur ve sıhhat kazanır. Bedendeki âzâların şekilleri, vazifeleri ve özellikleri ayrı ayrı olduğu hâlde, tamamı bir tek rûha bağlıdır; ondan meded alır, onun nâmına hareket eder. Vazifeleri, birbirinden ayrı olan bütün bu âzâların muvaffakiyetleri, bir tek rûhu kabul etmeleri ve ona bağlanmalarıyla mümkün olur. Ondan irtibatını kesen âzâ felce uğrar. Demek ki, vücudun birliği rûhun birliğinden gelmektedir. Her bir âzâ, rûhun hayat ve feyzinden nasibini almakla memnun ve mesud olur. Her âzânın kendi uhdesine düşen vazifeyi yapmasıyla hâsıl olan semereden, şereften, kemalden bütün âzâlar hislerini alırlar.

Bütün âzâlar aklın tefekkür, tedbir ve temkininden fayda gördükleri gibi, her bir âzânın, kendi vazifesini lâyıkıyla yapmasından da akıl müstefid olur.

Rûhun bu birleştirici ve hayatî fonksiyonunu hiçbir âzâ yüklenemez ve kendisini onun yerine koyamaz. Meselâ, göz olmazsa vücud mevcudiyetini noksaniyetle de olsa devam ettirebilir. Ama ruh olmazsa, artık vücudun varlığından söz edilemez.

Bir millet, bütün efradı, bütün sınıf ve tabakaları ve bütün müesseseleriyle bir vücut gibidir. Bunların hayat ve bekaları da hepsini ihata edebilecek mukaddes bir mefhuma, bir şahs-ı mânevîye bağlanmalarıyla mümkün olur. İşçiler-işverenler, köylüler-şehirliler, hocalar-talebeler hâsılı, bütün içtimâî sınıflar, o şahs-ı mânevînin âzâsı hükmündedirler. Biri dimağı ise, diğeri kalbi; biri gözü ise, diğeri kulağı; biri eli ise diğeri ayağıdır. İşte bütün bu âzâların huzur ve sükûnunu, ittihad ve tesânüdünü, uhuvvet ve muhabbetini mahiyetinde taşıyan ve bunların hepsinin rûhu hükmünde olan tek hakikat Din-i Hak'tır, İslâm dinidir. Din bu âzâların mutlak tesânüdünü temin etmekle içtimâî hayatın âhenk ve intizamını tesis eder. Dinin bu fonksiyonunu mesela, herhangi bir ırk yüklenemez. Çünkü ırkçılık ihtilafın menşeidir; ittihad ve imtizacı tesis edemez. Bu fonksiyonu meslek birliği de yüklenemez. Çünkü cemiyetin bütün fertlerinin işçi, çiftçi, mühendis yahut doktor olmaları da tasavvur edilemez. Kısacası bir milleti meydana getiren hiçbir organ kendi unvanını, vasfını, şahs-ı mânevîsini millete ruh yapamaz. Ama bütün bu organlar, o mukaddes rûhu kabul edebilir ve ona bağlanabilirler. İşçisi işvereni, talebesi-hocası, âmiri-memuru ile herkes: "Rabbimiz bir, Hâlikımız bir, Mâbudumuz bir, dinimiz bir, devletimiz bir, vatanımız bir, milletimiz bir...(1) diyebilir. Herkes aynı mâbed içinde toplanabilir, bir tek dinin çatısı altına girebilirler. Demek ki, bu milletin rûhu, ancak din olabilir. Bu rûhun tesirsiz kaldığı sahalarda felç olma hâli baş gösterir. Evet, bugün birçok içtimâî uzvumuz hayatiyetini kaybetmiş, çalışamaz hâle gelmişse, bunun sebebi, dinî hissiyatın o uzuvlarda ihmal edilmiş olmasıdır.

Evet, dinimiz fert ve cemiyet hayatı için son derece lüzumlu, vazgeçilmez hakikatlerin membaı ve mahzenidir. Beşeriyeti tekâmül ve teâlîye sevk edecek esasları havidir. Mânâ ikliminden uzak, kılavuzsuz, pusulasız giden bu asrın insanına hayat bahşedecek en büyük iksir İslâm dinidir. İşte, insanlarda hamiyet ve muhabbeti ateşleyen, fertleri birbiri ile kaynaştıran, içtimâî yapının kayyumu, hayatın hayatı, nûru ve esası olan bu muazzam kuvvete karşı devlet adamlarımızın lakayd kalmaları düşünülemez.

Malûm olduğu üzere, 2000 yıldır dünyanın her tarafında meskenet ve zillet serisinde yaşayan Yahudileri, bugün devlet hâline getiren gücün temelinde din hissi yatmaktadır. Tahrif edilmiş Tevrat, müntesiplerini böyle bir neticeye götürürken, en son ve en mükemmel kitap olan Kur'ân-ı Azimüşşan'ın hakikatleri cemiyetin tedavisinde kullanılsa, elbette içtimâî bünyemiz fevkalâde perçinlenecek, sağlam ve metin olacaktır.

Mehmed Kırkıncı Hocaeefendi(r.h)

Nasıl Bir Maarif adlı eserinden

Dipnotlar

1-Nursî, Sözler, s. 319.

Bu yazıya yorum yazın


Not: Yanında (*) işareti olanlar zorunlu alanlardır.

Bu yazıya gelen yorumlar.

DİĞER YAZILAR

MAÂRİF, DİN EĞİTİMİNİ EN İYİ ŞEKİLDE VERMELİDİR

MAÂRİF, DİN EĞİTİMİNİ EN İYİ ŞEKİLDE VERMELİDİR

İnanmak yaradılışın bir gereğidir. Din, aklın mâverâsında, zekânın fevkinde bir mürşi

MELİK FAYSAL’IN YAHUDİ KİSSİNGER'E VERDİĞİ TARİHİ CEVAP

MELİK FAYSAL’IN YAHUDİ KİSSİNGER'E VERDİĞİ TARİHİ CEVAP

Melik Faysal'ın en önemli gayelerinden birisi, Filistin meselesi ve Mescid-i Aksâ'nın hürriyeti

NESLİN EĞİTİMİNDE MAARİFE DÜŞEN VAZİFELER

NESLİN EĞİTİMİNDE MAARİFE DÜŞEN VAZİFELER

Mânevîyatsız ilmin, beşeriyete felâh ve huzur yerine, şüphe, tereddüt, hatta ızdırap verdi

NASIL BİR MAARİF?

NASIL BİR MAARİF?

Yıllardır ilmî ve fikrî çalışmalarım arasında memleketimizin mânevî, ahlâkî, derûnî

GENÇLERİ HEDONİZM ÇILGINLIĞINA İTENLER

GENÇLERİ HEDONİZM ÇILGINLIĞINA İTENLER

Diyorlar ki: Dünyaya bir kere gelinir. Sonun başlangıcı yoktur. Gülün, eğlenin, bir yıldır

HİCRET VE HAREKET

HİCRET VE HAREKET

Hicret, tâ ezelden ebede, âlem-i vücubdan âlem-i imkâna, daire-i ilimden daire-i kudrete, tâ

ORUÇ, ORUÇ BOZMAK VESAİRE

ORUÇ, ORUÇ BOZMAK VESAİRE

Ramazan ayının hususiyeti oruç. Orucun hususiyeti de kendisine ait meseleler. Başında; tutan tu

HEKİM VE FİLOZOF GÖZÜ İLE RAMAZAN

HEKİM VE FİLOZOF GÖZÜ İLE RAMAZAN

Hekim gözü ile Ramazan perhiz ayıdır. Bir çok hastalıklara karşı tıbbın tavsiye ettiği im

HÜZÜNLÜ BİR HAYVANAT BAHÇESİ GEZİSİ

HÜZÜNLÜ BİR HAYVANAT BAHÇESİ GEZİSİ

“Paris'in büyük hayat sıtmasına tutulduktan sonra(1) yapmaya hiç vakit bulamayacağım bir zi

YİRMİNCİ ASRIN BAŞINDA ANADOLUDA PAZARIN NAMUSU

YİRMİNCİ ASRIN BAŞINDA ANADOLUDA PAZARIN NAMUSU

Fransız yazar Claude Farrare, Çanakkale’de bir köyde, 1900’şerin başında yaşadığı çok

BİZ DE RAHATSIZIZ

BİZ DE RAHATSIZIZ

Elinize bir kalem alsanız ve siyasette, ticarete, sanatta, eğitimde en fazla isim yapmış insanla

Görmedikleri halde, Rablerinden korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükafat vardır.

Mülk, 12

GÜNÜN HADİSİ

"Kişi, dostunun dini üzeredir. Bu nedenle, kiminle dost olacağına dikkat etsin!"

Ebû Hureyre radıyallahu anh. Ebû Dâvud.

TARİHTE BU HAFTA

*Conk Bayırı Zaferi(10 Haziran 1915) *Yeniçeri Ocağı'nın Lağvı(12 Haziran 1826) *Cemil Meriç'in Vefatı(13 Haziran 1987) *Darendeli Hacı Hulusi Edendi'nin Vefatı(14 Haziran 1990) *Türkçe Ezan Uygulamasının Kaldırılması(16 Haziran 1950)

ANKET

Sitemizle nasıl tanıştınız?

Yükleniyor...

SİTE HARİTASI